"BEŞ YIL İÇİNDE YEDİ (SEKİZ) ÜLKEYİ ELE GEÇİRECEĞİZ!"

Yazar Netpano’dan – Dünya Gündemi  

Amerika Birleşik Devletleri Ordusu Generali Wesley Clark Açıkladı:

“Beş yıl içinde yedi ülkeyi ele geçireceğiz:

Irak, Suriye, Lübnan, Libya, Somali, Sudan, İran…???”

SÖYLEŞİNİN ORİJİNAL İNGİLİZCE VİDEO KAYDINI İZLEMEK İÇİN YAZININ DEVAMINDAKİ LİNK BÖLÜMÜNÜ TIKLAYINIZ 
Amerika Birleşik Devletleri Ordusu Generali General Wesley Clark,1999-Yugoslavya Savaşı sırasında NATO Avrupa Müttefik Birlikleri Başkomutanıydı. Bugün, emekli Orgeneral Wesley Clark’layız. Kendisi Kosova Savaşı’nda NATO Avrupa Müttefik Birlikleri Başkomutanıydı. 2004’te Demokrat Parti’nin Başkan adayı olarak gösterildi. Geçenlerde, askeri kariyerlerinin ardından başkan olan Dwight Eisenhower ve Ulysses Grant’ın da içinde bulunduğu ünlü ABD generalleri hakkında bir kitap serisini yayına hazırladı. General Wesley Clark’ın; ABD’nin İran’a saldırma ihtimali, Başkan Bush’a yapılan suçlamalar, salkım bombası kullanımı, Kosova Savaşı’nda Sırp Radyo Televizyonu’nun bombalanması gibi konulardaki görüşlerini dinleyeceğiz.
Soru: Askeri hizmetlerinin sonrasında başkanlık yapan bu generaller hakkında ne düşünüyorsunuz
General Clark: Onları severim. Bu durum daha önceden olmuştu.
Soru: Yine olacak mı?
General Clark: Olabilir.
Soru: Bu soruyla devam edelim. Başkanlık için aday olacak mısınız?
General Clark: Olmayacağım demedim.
Soru: Neyi bekliyorsunuz?
General Clark: Şu an tartışma özgürlüğüm olmayan bir kaç ön koşul için bekliyorum. Ancak şunu söyleyeceğim, bu konu hakkında her gün düşünüyorum.
Soru: İran hakkında konuşalım. Savaşın engellenmesi için tahsis edilen bir web siteniz var.
General Clark: www.stopiranwar.com
Soru: Tüm bu gelişmeler, kitle imha silahlarının varlığı iddiasıyla yönlenen Irak savaşının başlangıcının bir tekrarı mı?
General Clark: Evet, bir bakıma. Fakat bildiğiniz gibi tarih kendini özellikle iki kez tekrar etmez. 2002’de Kongre’deki tanıklığımda uyardığım konu şuydu: “Eğer bir devlet hakkında endişelenmek istiyorsanız, bu Irak değil, İran olmalıdır”. Ancak bu hükümet ve yönetimimiz, Irak için endişelenmek istedi, İran için değil.Nedenini biliyordum çünkü 11 Eylül’ün hemen ardından Pentagon’daydım. 11 Eylül’den 10 gün sonra, Pentagon’a gidip Savunma Bakanı Rumsfeld ve yardımcısı Wolfowitz’i gördüm. Müşterek Karargah’ta daha önce benimle çalışanlara sadece merhaba demek için alt kata indim. Generallerden biri beni içeri çağardı. “Efendim, gelip benimle bir kaç dakikalığına konuşmalısınız” dedi. “Peki, ama çok meşgulsünüz” dedim. “ Hayır, hayır” dedi. “Irak’la savaşa girmeye karar verdik”.Ya 20 Eylül ya da o sıralardaydı. “Irak’la savaşa mı gireceğiz? Neden?” dedim. “Bilmiyorum” dedi, “Bana kalırsa başka ne yapacaklarını bilmiyorlar”. “Peki, Saddam’ı El-Kaide’ye bağlayacak her hangi bir bilgi bulmuşlar mı” diye sordum. “Hayır, o konuda henüz bir şey yok, sadece Irak’la savaşa girmek konusunda karar almış durumdalar” dedi. “Sanırım teröristler konusunda ne yapacağımızı bilmiyoruz ancak iyi bir orduya sahip olduğumuzdan hükümetleri indirebiliriz. Tek sahip olduğun malzeme bir çekiçse, tüm sorunlar birer çiviymiş gibi görünmeli” dedi. Birkaç hafta sonra onu tekrar görmek için gittim, o sıralar Afganistan’ı bombalıyorduk. “Hala Irak’la savaşa girme durumunda mıyız” diye sordum. “Daha da kötüsü” dedi. Masasına uzandı, bir kağıt aldı. ‘Bunu az önce yukarıdan aldım’ -Savunma Bakanı’nın ofisinden anlamına geliyordu- ‘Beş yıl içinde, Irak’la başlayan sonrasında Suriye, Lübnan, Libya, Somali ve Sudan’la devam edip İran’la bitecek yedi ülkeyi nasıl ele geçireceğimizi anlatan bir not.’ “Gizli mi” diye sordum. “Evet efendim”dedi. “Peki, bana gösterme” dedim. Bu generali bundan bir yıl kadar önce gördüm. “Hatırlıyor musun” dedim. “O notu size göstermedim efendim! Size o notu göstermedim!” dedi.
Soru: Affedersiniz, generalin adının ne olduğunu söylemiştiniz?
General Clark: Size adını vermeyeceğim.
Soru: Öyleyse şu ülkelere geri dönelim.
General Clark: Irak’la başlıyor, sonra Suriye ve Lübnan, ardından Libya, Somali, Sudan ve İran’a dönüyor. İran’a baktığınızda, “Bu bir tekrar mı” dediniz, tam anlamıyla bir tekrar değil. Doğrusu şu: Başlangıçtan beri İran, ABD’nin Irak’taki varlığını hem bir tehdit hem bir lütuf olarak gördü. Çünkü Saddam Hüseyin’i ve Baas’ı ele geçirdik. Onlar başa çıkamamıştı, biz onlar için bunu yaptık. Aynı zamanda bir tehdit, çünkü bu listede sıradaki onlar. Ve tabiî ki işin içindeler, Irak’la savaş sırasında bir milyon insan kaybetti İran, ayrıca Irak’la uzun, savunmasız ve güvensiz bir sınırı var. Baasçılara yaptığımız saldırılara tolerans gösterdiler. Saddam Hüseyin’i yakaladığımızda mutluydular.
Bununla birlikte, kendi etki ağlarını inşa ediyorlar. Bunu sağlamlaştırmak için, ara sıra doğrudan ve dolaylı olarak, hem asilere hem de milislere bazı askeri destek, eğitim ve tavsiyeler veriyorlar. Bu açıdan tam olarak paralel değil. Çünkü öyle inanıyorum ki, bir kısmı meşru, bir kısmı değil, devam eden bir İran bağlantısı zaten var. Şunu demek istiyorum, İran’ı hatalı bulmakta zorlanabilirsiniz, çünkü tıbbi bakıma ihtiyacı olan Iraklılara göz ameliyatı yapmayı öneriyorlar. Bu savaşa gidebileceğiniz bir suç değil, etki alanı yaratmak için bir çabadır. Amerikan Yönetimi inatla İran’la konuşmayı reddediyor. Bu kısmen kendi ülkelerine verecekleri hesapla ilgili, yani ABD’nin yerel siyasi tabanıyla, sağcı tabanıyla ilgili. Öte yandan, düşürmeye çalıştıkları bir hükümeti meşrulaştırmak istemiyorlar. İran’ın yerinde olsaydınız büyük ihtimalle ABD’yle zaten bir savaş içinde olduğunuza inanırdınız. Çünkü rejimlerinin değişmesi gerektiğini iddia ediyoruz, Kongre’den bunun için 75 milyon dolar tahsis etmesini istiyoruz, İrak’a (metinden aynen) sızan ve her şeyi havaya uçuran terörist grupları sözüm ona destekliyoruz. Bunu yapmıyorsak bile haberdarız ve cesaretlendiriyoruz. Sonuç olarak İran’la karşı karşıya gelme durumu ya da kriz noktasına gelinmesi şaşırtıcı değil. Benim işaret ettiğim nokta İranlıların iyi adamlar olduğu değil- ki değiller-; son, en son çare olması dışında güç kullanmamanız gerektiğidir. Bir askeri seçenek var, ama kötü bir seçenek.
Soru: Bu hafta The New Yorker’daki köşesinde Seymour Hersh’in değindiği iki kilit noktaya yorumunuzu almak isterim. Kendisi, Pentagon’un Genelkurmay Karargahı ofisinde İran’a saldırmak için özel bir plan grubunun oluşturulduğunu bildiriyor. Suudi Arabistan destekli Sünni İslamcı grupların güçlenmesi ve İran’ı arkasına alan Şiilerin zayıflatılması çabaları kapsamında, Bush yönetimi ve Suudi Arabistan; Ortadoğu’da Lübnan, Suriye, İran gibi pek çok bölgede gizli operasyonlar için para aktarıyor. Bu örtülü para akışının bir kısmı Lübnan’da El-Kaide bağlantılı cihad yanlısı gruplara gidiyor. Şiilerle mücadelenin finansmanı, Prens Bender ve -Kongre’den onay almadan-ABD nakit akışıyla sağlanıyor, böylece para El-Kaide bağlantılı Sünnilere ulaşmış oluyor.
General Clark: Bakın, bunu doğrulayacak ya da yalanlayacak doğrudan bir bilgiye sahip değilim. Elbette akla yatkın bir şey. Suudiler çok daha etkin bir rol alıyor artık.
Soru: Suudi Arabistan’daydınız.
General Clark: Efendim?
Soru: Suudi Arabistan’dan yeni geldiniz.
General Clark: Ah, evet. Bakın Suudiler, Irak neticesinden muazzam çıkarlar elde edeceklerinin farkında ve bölgede özellikle ABD’nin kararına güvenmiyorlar. Irak’ta yeterliliğimizi tam olarak kanıtlamadık, bu yüzden işleri kendi çıkarlarına çevirmeye çalışıyorlar. Asıl tehlike, aslında oldukça karmaşıktır çünkü diyelim ki sadece “ Irak’tan artık çekil” diyenlerin isteklerine göre hareket edeceğiz. Peki, tamam. Bunu teknik olarak yapabiliriz. Korkunç olur, üç ya da dört ayı alır ama taburları teker teker yola çıkarırsınız. Topçuları Humveelere yerleştirirsiniz. Silahlarını doldurup hazır duruma getirirsiniz ve yönlerini Irak dışına çevirirsiniz. Belki pusuya yatarak ateş edebilirler. Helikopter uçuşları yaparsınız, kendi hava sahanızı korursunuz ve oradan büyük ihtimalle güvenli bir şekilde çıkarsınız. Ancak, ayrıldığınızda Suudiler, Şiilerle savaşmak için birilerini bulmak zorunda kalacak. Kimi bulacaklar? El-Kaide’yi. Çünkü hem radikal hem de savaşmaya gönüllü Sünni gruplar muhtemelen El-Kaide uzantılı gruplar olacak. Bu bakımdan bölgeden erken ayrılmamız garip bir tutarsızlık içerir. Öyle bir durumda, Suudilerin Irak’ın içerisinde tutunabilmek ve İran’ın genişleme politikasını bloke etmek için artık alenen kaynak aktardıkları oldukça güçlü Sünni bir grubun, bize karşı oluşturduğu tehdidi güçlendirmiş oluruz.
Soru: İlginç bir şekilde, John Negroponte Dışişleri Bakan yardımcılığı görevi için Ulusal İstihbarat Direktörlüğü’nden istifa ederek iki numaralı adam oldu. Seymour Hersh bunun Negroponte’un, Bush yönetiminin Ortadoğu’daki örtülü faaliyetlerinden rahatsız olması sebebiyle gerçekleştiğini söylüyor. Hersh’e göre gelişmeler, 1980’lerde, Negroponte’un da karıştığı İran-Kontra skandalı yankılarına yakın seyrediyor.
General Clark: Aslında John’un Dışişlerine dönmesinde birçok neden olduğuna eminim. John iyi bir adam. Biliyorsunuz, devlet içinde soru, ‘işinizden daha büyük müsünüz’dür. Çünkü eğer işinizden daha büyük değilseniz, olayların ve parçası olduğunuz ama olmamanız gerektiğini bildiğiniz faaliyetlerin baskısıyla tuzağa düşürülürsünüz. Ben gerçekten neden Ulusal İstihbarat Direktörlüğü’nü bıraktığını bilmiyorum. Dışişlerinde başlamıştı, belki de yine Dışişleri’ne dönüp kariyerini orada tamamlama gibi bir tercihi vardır.
Soru: ABD’nin İran’a saldırması durumunda istifa edecekleri tehdidinde bulunan generaller kim, biliyor musunuz?
General Clark: Hayır, bilmiyorum, hayır bilmiyorum. Ve bilmek de istemem.
Soru: Onlarla aynı fikirde misiniz?
General Clark: Peki şöyle izah edeyim. 1994’te İşçi Bayramı’nda, o zaman tümgeneral’dim, Pentagon’daydım, J5’te, Stratejik Planlama Direktörlüğü’nde… Bir cumartesi sabahıydı, ofisteydim. Walt Kross, Müşterek Karargah’ın direktörüydü ve o da ofisteydi. J3’ten ya Howell Estes ya da Jack Sheehan, sanırım Jack’ti evet. Üçümüz cumartesi sabahı 11.00’da Shalikashvili’nin (Genelkurmay Başkanı) ofisindeydik. Beyaz Saray’daki görüşmesinden yeni dönmüştü. Shali kelimenin tam anlamıyla hazırdı. ‘Bu hafta sonu kimler gerçek asker olacak, göreceğiz, yapılacak çok iş var. Haiti operasyonu tamamlanmalı, planlama doğru bir şekilde yapılmalı ve bu hafta sonu olmalı! Kimler gerçek asker, göreceğiz!’ dedi.
Ardından telefon çaldı. Shali oturduğumuz yuvarlak masadan kalktı. Birbirimize bakmaya başladık. ‘Acaba nerden arıyorlar’ dedik. Dördümüz de Beyaz Saray’dan telefon bekliyorduk Yani hepimiz binadan bir saate kadar ayrılmaya hazırlanıyorduk. Mesajları ve yazılı çalışmalarımızı bitirmiştik. Her zamanki gibi bir araya gelmiştik çünkü her cumartesi bir kriz olurdu. Her neyse, bu yüzden o cumartesi günkü krizi beklemek için bir araya gelmiştik. Shali masaya geri döndü, ona ‘ Kendi aramızda konuşuyorduk, hafta sonu boyunca tüm bunları gerçekleştirmek için çalışmaktan mutluyuz, ancak bu Haiti konusu, yalnızca bir talim, değil mi?’ diye sordum. Bana baktı ve ‘ Wes’ dedi, ‘Hayır, bu bir talim değil’. ‘Bunu size söylemeye yetkim yok. Fakat karar alındı ve ABD, Haiti’ye girecek. 20 Eylül’de. Planlama şimdi yapılmalı. Aranızda herhangi bir çekincesi olan varsa, şu an ayrılabilir’ dedi. Jack’e baktım, sonra Walt’a. Onlar da bana baktı. ‘Haiti’yi işgal etmek istiyorsanız’ dedim, ‘yani bu illegal değil, Haiti bizim en çok çıkarma yapmak istediğimiz ülke de değil, orada muhalefet/karşıtlarımız beş zırhlı araçtan oluşuyor. Ama tabiî ki, yani, eğer Başkan yapın dediyse, evet, bu işi bırakmayacağız’ dedim. Ve sonrasında kimse bırakmadı.
Shali çok zeki bir adamdı. İşinden daha büyük olduğunu biliyordu. Şunu da biliyordu, önce kendinize ahlaki, yasal, etik sorular sormalıydınız. Bu yüzden İran hakkında soran generaller vasıtasıyla cesaretleniyorum. Önce bu sorular sorulmalı.
Soru: Irak’a gitmeyeceklerini söyleyen askerler hakkında ne diyeceksiniz?
General Clark: Irak?
Soru: Evet Irak’a gitmemek. Irak’ta görev yapmayı reddeden ilk yetkili, Teğmen Ehren Watada gibi kişilerden bahsediyorum.
Divan-ı Harp’teki hatalı yargılaması yeni açıklandı. Birkaç hafta içinde tekrar yargılanacak. Reddeden bu genç adamlar ve kadınlar- ki şu an binlerce var-, onlar hakkında ne düşünüyorsunuz? Örneğin kendini hatalı hissettiğini söyleyen Ehren Watada, gelişmelerin illegal ve ahlak dışı olduğunu düşünüyor ve kimseyi oraya yönlendirmek istemiyor.
General Clark: Bana kalırsa, kişisel olarak cesur bir beyanatta bulundu ve bunun sonuçlarına katlanacak.
Soru: Hapse mahkum edilmeli mi?
General Clark: Silahlı Kuvvetlerin etkili olması gerektiğini düşünüyorum. Bence nerede savaşa gideceklerini seçmek Silahlı Kuvvetler çalışanlarına kalmış bir şey değildir. Watada’nın gitmeyi reddetme hakkını destekliyorum. Bununla birlikte devletin onu yargılama çabalarını da destekliyorum. Sistem bu şekilde işliyor. Şimdi fark şu; Shalikashvili olayında ifade ettiğim gibi, o zaman bize görevden çekilme şansı verilmişti. Görevimizi bırakabilirdik. Ama biz Korgeneral olarak görevden ayrılamazdık, çünkü sorumluluğumuzu yerine getirmemiştik.
Ancak Watada’yla aynı şartlarda değildik. Bu sebeple, o dönem bize dava açılmasını gerektirecek bir durum söz konusu değildi.Silahlı Kuvvetlerin bir disiplini olmalı. Katılımı gönüllü bir kurum bu, ancak ‘gönüllü’ bir kurum değil-illegal olmadığı sürece-. Şimdi Irak savaşının illegal olup olmaması konusunu getirebilirsiniz. Bu savaş, Birleşik Devletler Kongresi’nin onayladığı bir durum. Birleşik Devletler Güvenlik Konseyi’nin onayı var. Meşru olmayan bir savaş, ama illegal bir savaş değil.
Soru: Sizce yanlış mı?
General Clark: Irak’la savaşmak mı? Bakın bu bence bir hata. Kötü bir strateji. Bize çok fazla acı getirdi, daha da getirecek. Bana kalırsa bu, terörle savaş sürecinde korkunç bir ilgi kaybı ve oyalanma oldu, kaynakların yönünü değiştirmek anlamına geldi. Ayrıca düşmanlarımızı güçlendirdi. Fakat diğer yandan, Watada’nın durumu ahlaki bir olaydır, legal bir olay değildir. Ahlaki olarak vicdani redci olacaksanız, bunu övgüye değer kılan şey, dürüstçe tavrınızı alıp ardından bunun bedelini ödemenizdir. Eğer ödenecek bir bedel yoksa eyleminizdeki cesaret de açık değildir. Öyle ki, Watada oldukça kişisel bir cesaret tavrı sergiliyor. Ancak öte yandan şu gerçeği de takdir edersiniz ki, Silahlı Kuvvetler işlevini yerine getirmek zorunda.
Bildiğiniz gibi, I.Dünya Savaşı sırasında, Fransa’da bir dizi aşırı yersiz taarruz oldu. Tekrar tekrar yenildiler. Fransızlar inanılmaz kayıplar verdi. Bunlar silah altına alınmış acemi askerlerdi. Bu yenilgilerin birinden sonra, binlerce askerden oluşan bir grup şöyle dedi: ‘Bunu bir daha yapmayacağız, bu yanlış’. Fransızlar ne yaptı biliyor musunuz? Décimation dedikleri şeyi yaptılar, yani taburları sıraya dizdiler, her on askerden birini alıp vurdular. Şimdi, bu emri veren general bunun yankılarından acı duydu, kişisel olarak, ahlaki olarak. Fakat bu olaydan sonra Fransa’da askerler bir daha itaatsizlik etmedi. Ordu bu sorunda dağılsaydı, Almanya Fransa’yı işgal edecekti. Bu açıdan, gücün kullanımıyla uğraştığınız takdirde Silahlı Kuvvetlerde bir zorlama unsuru vardır.
Soru: Fakat ya siyasiler bunu durdurmazsa, yani sizin de belirttiğiniz gibi, Demokratlar savaşı onaylamak için Cumhuriyetçilerle birlikte hareket etti. Bence bu oldukça önemli, siz bir general olarak bu adam bir cesaret sergiliyor diyorsunuz. O zaman hayır demek oraya gönderilen insanlara bağlı bir durum.
General Clark: Evet, cesarete ihtiyacımız var ama onun cesaretine değil. Bizim ABD hükümetindeki liderlerin cesaretine ihtiyacımız var: İzlenen politikayı etkileyebilecek generallerin, Başkan’ı izlediği stratejiyi değiştirmeye zorlayabilecek Kongre üyelerinin cesaretine. Geçerli olan, ihtiyacımız olan cesaret budur.
Soru: Peki bunu nasıl yapabilirler?
General Clark: Birleşik Devletler Kongresi’nde vereceğiniz bağlayıcı olmayan bir önergeyle başlarsınız. Devinimi buradan inşa edersiniz. Vuruşlara devam edersiniz. Kongre’nin üç temel gücü vardır: Atama gücü, soruşturma gücü ve fon sağlama gücü. Bu üç gücü takip edersiniz. Her birinde sizi ciddiye alıncaya kadar Başkan’ın ihtiyacı olan şeyleri yakalarsınız. Sanırım bir neşter alıp ‘peki, fonları destekleyeceğiz, ama fonlardaki artışı desteklemeyeceğiz’ demek zor bir manevra, çünkü bu, Kongre’nin yapamayacağı bir mikro düzeyde yönetim gerektirir.
Yine de, kuşkusuz Başkan’a yeterince baskı yapabilirsiniz. Başkan sonunda Kongre liderlerini çağırıp şöyle der: ‘Peki tamam, ne kadar sürecek? Beyaz Saray’ın bütçesini geçirmek zorundayım. Otuz federal yargıç onaylatmalıyım. Şu federal savcılar konusunun da üstesinden gelmem gerek, biliyorsunuz görevden alınmalarına sebep olmuştum, bu konuyu halletmeliyim. Yapmam gereken şey buradan destek almak’. Demek istediğim; belki olabilir, yapılabilir. Amansız bir hükümet.
Soru: Sizce Kongre savaşa fon sağlamayı kesmeli mi?
General Clark: Bana kalırsa stratejinin değişmesi için Kongre sağlam bir tavır almalıdır. Savaş için fonu keserseniz bu durum şu anda ABD’nin çıkarına olmaz diye düşünüyorum. ABD’nin çıkarı, savaş stratejisinin değişmesidir. Sadece fonları kesip, ‘Amerikalıları bölgeden çıkarmak için altı ayınız var’ diyerek başarılı olamazsınız. Bu Irak’taki acıyı durdurmayacaktır. Kaybedilen hayatları da geri getirmeyecektir. Ve bölgede sonraki tehditleri önleyecek gücü bize vermeyecektir.
Yapmamız gereken şey, Amerikan gücünün diplomatik, ekonomik, legal ve askeri tüm unsurlarını kullanan bir stratejiye sahip olmaktır. Hemen şimdi bölgeye üst düzey bir diplomatik grup gönderirdim. İran ve Suriye’yle engelsiz ve önkoşulsuz müzakereler yapardım. Halihazırdaki 150 bin askeri çekmek ya da 50 bin daha göndermek dahil tüm planlarımın bilinmesine izin verirdim. Bölgeye istikrar, düzen ve barış getirecek prensip kararlar üzerine anlaşmaya varırdık. Şimdi oturup bunu uygulamaya başlayalım. Bu ancak doğru bir idari liderlikle gerçekleştirilebilir. Henüz gerçekleşmedi.
Şöyle düşünün. Atlantik’i geçmekte olan yeni bir gemidesiniz. Gece vakti. Gemiden ileri doğru bakıp ufku fark ediyorsunuz. Çok güzel, yıldızlı bir gece- ufuk çizgisi hariç. O bölgede yıldızlar görünmüyor. Gemi dalgaları yarıp ilerledikçe bu yıldızsız bölge daha da genişliyor. Sonunda, yıldızların ışığını engelleyecek bir şey olduğunu fark ediyorsunuz, buz dağı gibi bir şey. Hemen kaptana koşup ‘kaptan, kaptan, ileride bir buz dağı var ve ona doğru ilerliyoruz’ diyorsunuz. Kaptan: ‘Şimdi buz dağıyla canımı sıkamam, arka ve ön güvertedeki şezlong sayısı üzerine konuşuyoruz’ diyor. ‘Ama buz dağına çarpmak üzereyiz’ diyorsunuz. ‘Üzgünüm, dışarı çık’ diyor. Sonra yardımcı kaptana gidiyorsunuz. O da ‘kaptanla şezlong sayısını tartışıyoruz’ diyor. Ortadoğu politikamızda bir buz dağına yaklaşıyoruz. Kongremiz ve Birleşik Devletlerimiz var ve Birleşik Devletlerin Başkanı Irak’taki askeri birlikleri güçlendirme mücadelesi veriyor. Bu yanlış bir sorun. Asıl sorun strateji, birliklerin güçlendirilmesi değil. (Çeviri: Saliha Ziya)