BEKİR ATASEL KARDEŞİMİZ VE KANSER REJİMİNE KARŞI KARDEŞLİK – YOLDAŞLIK

Yazar Semih Aydın – Bursa   

VARLIĞIN DEĞİŞMEZ KANUNU ve ÖLÜM İLE YAŞAMIN BİRLİKTELİĞİ
İnsan varlığı beden ve ruh olarak bütündür. Bu bütünlük içinde,  birkaç on yıla sığan zamanın ve uzay denilen mekanın sınırlarında yaşam ve ölüm olguları, varlığın değişmez kanunudur. Bunu değiştirmeye gücümüz yetmez. Nasıl geldiysek öylece gideceğiz. Bunda varlığımızı korkudan dehşete düşürecek bir şey olamaz.

En aşağının suyunu içen milyarlarca insan gibi, en dokunulmaz despotlar için de bu gerçeklik değişmedi ve değişmeyecektir. Yaşam ve ölüm, tıpkı iki yakın arkadaş gibi kol kola gidecektir. Beden ve ruh bütünlüğümüz için yaşamı alkışlayıp ölümü sansür etmemizin hiçbir yararı olamaz. Bu, varlığımızı boş yere tüketmekten öteye geçemez.
Eskiler: “Dünyaya gelmek hüner değil” demiş. Gelmek hüner değilse, kalmak ve gitmek elbet hünerdir. Dünyaya nasıl geldiğimiz elimizde olmayabilir. Ama nasıl kaldığımız ve gittiğimiz elimizde olabilir. Varlığımız için yaşamın anlamı ve amacı olabilir. Bu hünerdir. Sosyal varlık olarak insan emeği ve ekmeği ile büyüyorsak, doğrusu bunun hakkını vermemiz de gerekir.
İnsan varlığı olarak çağımızdaki birinci görevimiz, yaşama savaşını basit bir araç halinden çıkarıp, sosyal hayvanlığa karşı insanlaşma kavgasına yöneltme zorunluluğudur. Yaşamı böylesine anlamlı bir amacın yörüngesine sokmak gerekir.

Yaşam ile ölüm kol kola giderken, basit bir organizma olarak var olmaktansa, sosyalizm bilimini ve savaşını damarlarımıza sindirmek yalnızca seçeneğimiz değil, zorunluluğumuz olmalıdır. Bilim arkadaşlığı, bu savaşın en güçlü silahıdır. Biz bu satırlar için söz aldıkça, bilim arkadaşlığı adına sesimizi yükseltmekten hiçbir zaman kendimizi alamayacağız…

MARKS-ENGELS YOLDAŞLIĞI: BİLİMSEL SAVAŞ CESARETİ VE KARARLILIĞI
Her yüz yılda ve milyarda bir gelen gerçek dehalar için insan yaşamı hiçbir zaman sadece kendilerine dair olmamıştır. Marks-Engels gibi Kıvılcımlı gibi devrimciler için yaşam, adeta kandamlasıyla yazılmış anıt eserlerle özdeşleşmiştir. Onlar, sadece kendilerinin gelip geçici varlıkları için değil, milyarlarca insanın alınyazılarıyla da yakından ilgilenmişler ve bu yolda yaşamlarını tüketmişlerdir. Bu zorlu bir yoldur. Özellikle Marks-Engels insanlarının bilim arkadaşlıkları, yaşamlarının son anlarına kadar sürmüştür. Ölümlerinin üzerinden yüz yıldan fazla zaman geçmesine rağmen hem eserleri, hem de isimleri, insanlık baki kaldıkça yeryüzünden silinmeyecektir. İnsanoğlu için bundan daha anlamlı bir şey olamaz. Onların bu sarsılmaz gücünün kaynağı: Bilimde dogmatizme karşı savaşma cesareti ve kararlılığıdır. Bu başarı basit bir yol arkadaşlığıyla değil, sistemli bir yoldaşlık tutkusuyla inşa edilmiştir. Efsanemizin dünyanın gidişini değiştirdiği anımsansın: Bilim yoldaşlığının gücü anlaşılmaya yetecektir.
YOL SEYİRTİCİLER ve GERÇEK YOLDAŞLIK

Sovyet devriminin lideri Lenin: “Devrimci yoldaşlık Nevski Bulvarında yürümeye benzemez” demiş. Nevski Bulvarı bugünkü Ukrayna sınırlarında uzun ve düz bir yoldur. Bu anlamlı söz yoldaşlığın kolay bir şey olmadığını o günün zor koşullarında vurgulamak için kullanılmıştır. Oysa asfalt yollarının“bal dök yala” atmosferinde her şey çok kolaydır. Ama bir yol sıkıya gelinilmesin: Ortalık yol seyirticilerinden geçilmeyecektir.
Alman sosyalistleri bu yol seyirticilerine çok yerinde bir deyimle: MİTLUAFE demişler. Halkımız buna kısaca kurusıkı arkadaşlıklar der. Bu bir anlamda basit bir yol arkadaşlığıdır. Oysa yoldaşlık her koşulda sonuna dek birlikte gitmeyi gerektirir. Ama biraz sıkıya gelindiğinde yoldaş mı ararsın? Düş kırıklıkların her an kapını çalabilir…
Bugünkü Cebelitarık boğazı vaktiyle Septe Boğazı adını taşıyormuş. Tarık Bin Ziyad, yoldaşlarıyla bugünkü İspanya topraklarına savaşa giderken, gemilerin ardındaki bütün kayıkları batırmış ve geri dönüşün mümkün olmadığını göstermiş. Yoldaşları da onun gösterdiği yoldan sonuna kadar ayrılmadan savaşmış. Başta Tarık Bin Ziyad ve birçok arkadaşı yoldaşlığın bedelini ölümle ödemişler. O günden sonra Septe Boğazı Cebelitarık Boğazı adını almış. Kayıkları batırmak deyimi bu unutulmaz olaydan türemiş. Gerçek yoldaşlık ölüm pahasına da olsa, böylesine kayıkları batırmayı gerektirebilir.       

AKILDIŞILIĞIN ve PARÇALANMANIN PANZEHİRİ:  Y O L D A Ş L I K!
Tıpkı bir organizmanın parçalanışı gibi, insan toplumunun parçalanışı da çok acıdır. İnsan toplumunun çekirdeği olan komün bin yıllar önce parçalandı. Hayvanlar arasındaki orman kanunları insan toplumuna yerleşti. Tek bir Sapiens insan türü içinde beliren ayrıcalıklar, insanı Sosyal Hayvan haline soktu. Türler arası rekabet yaşama savaşı açısından anlaşılabilir bir şeydi. Ama şu insan dediğimiz varlık; evreni düzenleyebilecek kadar güçlü beyin makinesine sahip olduğu halde, tek bir insan türü içindeki ayrıcalıklar ve akıldışılıklar neyin nesiydi?
Köleci, feodal ve kapitalist toplumlar, sınıflı toplum tarihi boyunca insanlar arasındaki ayrıcalıkların ve parçalanmaların da tarihidir. Sınıflı toplum tarihi ayrıcalıkları ve parçalanmaları körükledikleri oranda akıldışıdırlar. Oysa insan varlığı, toplum haline geldiği günden, ta sınıflı toplumlar tarihine kadar yekpare komündür. Bu bakımdan sınıflı toplumlar tarihi aklın tarihi değildir. Oysaki insan tıpkı düşünen doğa gibi; yalnızca doğanın değil ama aynı zamanda aklın da temsilcisidir. Kapitalizmin akılsızca ve sınırsızca saldırıları, geldiği evrensel aşama itibariyle sadece insanlığı değil, doğayı da yok etmekle tehdit ettikçe kendi varlığını da yok edecektir. En büyük kahramanlıklarımızı tarihin belleğine kazıyan devrimci yoldaşlık efsanelerimiz belki şimdilik suskun. Ama yarın sesini yükselttikçe, akıldışılığıyla birlikte kapitalizmi de tarihin çöplüğüne doğru körüyecektir. Yoldaşlık bilincimizi ve kararlılığımızı besleyen en temel gerekçemiz: İnsanın hayvan yerine konuluşuna karşı tepkimizdir. Che yoldaş:“Dünyanın öbür tarafında bile olsanız, bir insana haksızlık yapıldığında heyecanınızdan titremiyorsanız sizden gerçek insan olmaz” dediği zaman, bizim bugün düşündüklerimizden farklısını düşünmüyordu. Yarın da bizden sonraki devrimci kuşaklar farklı bir şey düşünmeyecektir. Ne olursa olsun, insanlık bütün olumsuzlukların üstesinden gelecektir.
KAYBEDİLMİŞ BİR MÜCADELENİN (BEKİR ATASEL’İN) ANISINA
Kıvılcımlı, tıbbiyeyi bitirdikten sonra, artık bir doktor olarak insanlık için neler yapabileceği konusunda düşünmeye başlar. 1920’li yıllardır. Tıbbi bir sorun olarak kanser, insanlığın başına epeyce bela olmuş büyük bir illettir. Tedavisi neredeyse olanaksızdır. Üzerine yoğunlaşıp çözüm yolları geliştirmek, insanlığın saygı duyacağı bir görevdir. Ama sadece düşünce yoğunlaşması sorunun çözümüne yetmez. Teknik gelişmeler de henüz yeterli düzeyde değildir. Üstelik emperyalizm belasını, büyük zorluklarla başından atmış Türkiye gibi enkazdan çıkmaya çalışan coğrafyada iğneyle kuyu kazmak gibi bir şeydir bu.
Kıvılcımlı, biyolojik bir olgu olan kanserin toplumsal karşılığının olduğunu çok geçmeden yakalar. Kanser Rejimi toplumsal bir sorun olarak virüs gibi dünyaya yayılmıştır. Birkaç miligramlık kanser virüsünün 80 kilogramlık insan bedenini tükettiği gibi, birkaç yüz kişilik Finans Kapital çetesi milyarlarca insanı mahvetmektedir. Kıvılcımlı, çok geçmeden Kanser Rejimi’nin (kapitalizmin) kökünden kazınması için militanca bir duruş sergiler. Gençliğinden, son nefesini verinceye kadar, hatta acılar içinde yattığı ölüm döşeğinde bile eşsiz bir kararlılıkla savaşır! Dile kolay, tam 50 yıl nöbet yerini bir an olsun terk etmemiştir. Ama ne ilginçtir ki doktor prostat kanserinden ölmüştür.
İşte Bekir Atasel yoldaş, tıpkı ustası gibi Kanser Rejimi’ne (kapitalizme) karşı neredeyse çocuk sayılacak yaşta mücadele etmeye başlar. Ama çok trajik bir biçimde henüz 24 yaşında kanserlidir. Artık toplumsal Kanser Rejimi’nden başka, biyolojik olarak da içine yerleşen mikroplarla mücadele etmesi gerekir. Ama artık her şey bitmiştir. Tıpkı ustası gibi, doğa aynı kararla Bekir kardeşimize idam hükmünü vermiştir.    
Şimdi Bekir Atasel kardeşimiz, o eşsiz sevecenliği ve sevimliliğiyle, sadece kalbimizde değil aynı zamanda yumruklarımızda da yaşayacaktır. Bir devrimci için bundan daha güzel ne olabilir?
Anısı yaşamımıza örnek olsun…
Semih Aydın. 11 Nisan 2008. Bursa.