VATAN POSTASI
Yaşamımızı Savunmak Üzere,Duygu,Düşünce ve Davranış Birliğini Gerçekleştirmek İçin Varız.

Ayinesi İştir Kişinin Lafa Bakılmaz…

Ziya Paşa’nın bu sözü hayatı ve insanları tanımak için ne güzel bir ayıraçtır bize… Kendimi bildim bileli kendimi ülkemin ve insanlığın güncel gerçekliğinden uzak tutamam. Bir yandan da imgelem ve kitaplar dünyasında kurduğum kendi ruh dünyamın enginliğinden, o özgür ülkeden hayata bakmayı severim. Özü otoriteye ve bir merkeze bağlanmaya dayanan yapılardan da uzak kalırım. Son günlerde haber izlemek, giderek hayatımıza daha çok saldırmaya başlayan baş belası virüs salgını kadar moral dünyamızı sarsan, bize travma gibi gelen bir iş olmaya başladı.

Politik arenada inanılması zor şeyler yaşanıyor. Bir yandan ekonomideki sıkıntılardan, acı reçete uygulamalarından söz edilirken bir yandan sekiz uçakla Kıbrıs gezileri yapılıyor…

Bir yandan hukuk alanında büyük reformlardan söz edilirken neredeyse özel af yasasıyla hapisten çıkarılmış suç dosyası çok kabarık bir yeraltı dünyası liderinin ülkenin en geniş oy tabanına sahip ikinci partisinin genel başkanına hakaret etmesine, açıkça tehditler savurmasına adalet mekanizması göz yumuyor; aynı parti tarafından suç duyurusunda bulunulmadan önce herhangi bir savcılık makamından çıkmış bir ses duyulmadı…

Bir yandan demokrasiden, hukuktan söz edilirken bir yandan emeklerinin karşılığını istemek için gösteri yapan işçilere yasak getirmiş yasaları Anayasa’ya aykırı bulan yüksek mahkeme yöneticilerine gözdağı veriliyor, meydan okunuyor, ülke ekonomik sıkıntıdayken neler getireceği çok iyi bilinmeyen, zaten içinde yaşamak bir cendereye benzer duruma gelmiş en büyük kentimize yapılacak kanala karşı çıkan belediye başkanı için soruşturma açılıyor. İşin en acı yanı da, tüm bunlar herkesin gözü önünde yaşanırken toplumun önemli bir kesimi, işe değil, ekranlardan ve kürsülerden yükselen sese bakıyor; gerçeğin kendisine değil, suyun başını tutmuş merkezlerden söylenenlere inanıyor; inanmış görünüyor. Kendimi en rahat ve özgür hissettiğim yer edebiyat dünyası… “Seneler boyunca beni yazmaya iten şey, yazılması gereken bir şeyler olduğunu ve ben anlatmaya çalışmazsam hiç anlatılmadan kalacağını hissetmemdi…” diyen John Berger’in sesi yankılanır içimde.

Yazarken de her şeyi bilen bir otoritenin değil, hayatımızın karanlıkların ışık tutan ve bütün takımların dışında kalan, o ışığın çoğunu sağlayan bir “yetim yıldız”ın sesi olmak isterim. 2000 yılında, tam da onlarca yıl kendimi her ânına olabildiğince katarak, geceli gündüzlü, uyku tünek bilmeden yapılmış binlerce ameliyatı, yüzbinlerce hasta tedavisini geride bırakıp edebiyat dünyasına ayak atmaya karar verdiğim yıl, Ardahan’da CHP, DSP, ÖDP temsilcileri birlikte gelmişti köydeki evime. “Hepimizin ortak kararıdır; seni yöremizin milletvekili olarak görmek istiyoruz,” demişlerdi. Tüm o partilerin yerel yöneticileri beni destekleyeceklerdi ve istediğim herhangi bir partiden aday olmam, kabul etmem demek, hiç tartışmasız seçilmem de demek olacaktı. İstemedim. Günlük politikanın keşmekeşinden, bir otorite sesinden uzak, kültür dünyasının sonsuz zenginliğine ve enginliğe çağıran kendi iç dünyamın sesine kulak verecektim, daha çok okumaya, daha çok yazmaya ayıracaktım zamanımı, kendimi öyle bir yola adayacaktım… Bu karar, güncel sorunlardan, ülkemin gündeminden uzak kalma kararı değildi, olamazdı…

Birçok edebiyatçının okur yelpazesinden birilerini kırmamak için siyasi konulara ve güncel sorunlara hemen hiç değinmediklerini biliyorum. Bu bana zor ve ar geliyor… Bu aralar tüm yapıtlarını büyük bir haz duyarak okuduğum, “Şarkiyatçılık” adlı eseriyle emperyalist Batı’nın İslam üzerine oynadığı çirkin oyunların ipliğini pazara çıkarmış, Ürdün asıllı bir Hıristiyan olan Edward Said’in aydın tarzını çok seviyorum… Kendimi bildim bileli, haber saati geldi mi, radyonun, televizyonun başından ayrılamam. İnsanlarımın derdi benim de derdimdir, aynı zamanda insanlarımın körlüğü benim de körlüğüm demektir. Onlar gerçeği göremiyorsa, hâlâ işe değil söze bakıyorsa, bende de bir eksiklik var demektir; bilirim. En büyük eksikliğin de onların hayatının içinde, onların yanı başında olamamak olduğu gerçeğini en derin yerimde hissederim. Halkçılık, aynı zamanda halkın yanında olmak, onunla birlikte yaşamak demektir…

Yaşamımın birçok döneminde yanlışlar içinde olan insanlarıma yakın durduğumda ve onlara hemen yanı başlarından, onlarla birlikte emek verirken seslendiğimde, gerçekleri kolayca gördüklerini, benimle birlikte her türlü mücadeleye girdiklerini görmüşümdür…

Son günlerde haberler bir travma gibi biniyor üzerimize… İşe değil söze bakılan bir ülkede yaşamak istiyorsak, salgınından geçim kaygısına, işsizliğe kadar hayatımızı karartan birçok sorunla baş etmek istiyorsak, yalanın, ikiyüzlülüğün etkinliğine son vermek istiyorsak bu gerçekleri iyi görmek, ona göre düşünmek ve davranmak zorundayız. Bizim için de geçerlidir Ziya Paşa’nın sözü; “Ayinesi iştir, söze bakılmaz…” Gününüz aydın olsun sevgili dostlar…

19 Kasım 2020, Alper Akçam

İlk yorumunuz

Bu web sitesi deneyiminizi geliştirmek için çerezleri kullanır. Bununla iyi olduğunuzu varsayacağız, ancak isterseniz vazgeçebilirsiniz. Kabul et Devamı