VATAN POSTASI
Yaşamımızı Savunmak Üzere,Duygu,Düşünce ve Davranış Birliğini Gerçekleştirmek İçin Varız.

Atilla Fikri Ergun Kitapları

0 7
İlk Adım: OKU (Alâk Suresi Tefsiri) [Atilla Fikri Ergun-Ersan Doğan, Temmuz 2005, 60 Sayfa] (Bu ortak çalışma, 60 sayfalık bir risâle olup yazarın kendisi tarafından bastırılmıştır)

alakkapak“Geçmişten günümüze İslam’ı bir yaşam biçimi olarak kabul edip onun gereklerini yerine getirme arzusunu duyanlar onu iki temel kaynaktan yani Kur’an ve Sünnet’ten hareketle anlamaya çalışmışlardır. Ancak yüzlerce tarikat ve cemaatin faaliyette bulunduğu ülkemizde insanımız dini kendi tekelinde gören malum zihniyetin elinden çok çekmiş, din adına edinilen yanlış bilgiler gönül dostlarını çoğu kez bunalıma sürüklemiştir.

Oysa Kur’an, bir bütün halinde dini, dolayısıyla ahkâmı apaçık bir biçimde ortaya koymuş, bununla birlikte tüm elçilerin ve pek tabii son elçinin kim olduğunu ve bu konuda bilinmesi gereken her şeyi insan yorumundan ve saptırmasından uzak bir biçimde kendi içerisinde açıklamıştır. Kanaatimizce geçmişten günümüze din adına söylenen, yazılan-çizilen her ne varsa hepsi Allah’ın Kitabı’na göre yorumlanmalıdır. Zira Allah’ın Kitabı söz konusu veriler ışığında yorumlandığı takdirde Kur’an, içinden çıkılmaz, anlaşılması güç ve insanı hidayetten çok dalalete sürükleyen bir kitap haline gelir ki, İslam Dünyası’nın bugün içinde bulunduğu içler acısı durum bunun tabii sonucudur.

Bu nedenle Kur’an’ın çağlar üstü manevi-ahlaki mesajını özet olarak ortaya koyma düşüncesiyle yapmış olduğumuz tefsir çalışması, rivayetlerden ve geleneksel kültürden uzak, Kur’an’ın Kur’an ile açıklanmaya çalışıldığı bir tarzda gerçekleştirildi. Bununla birlikte elinizdeki çalışmayı Alak, Kalem, Müzzemmil, Müddessir ve Fatiha surelerinden oluşan beş tefsir çalışmasının ilki olarak sizlerle paylaşmaktayız.”

Kur’an Kıssaları -1- (Bahçe Sahipleri Kıssası) [Atilla Fikri Ergun, Çıra Yayınları, Temmuz 2009, 87 Sayfa]

“Kur’an kıssalarının en önemli özelliklerinden biri de, muhataplarının önüne örnek/model şahsiyetler koymasıdır. Bu örneklik, kimi zaman olumlu kimi zaman ise olumsuzdur. Bir başka ifadeyle kıssalarda, iyi ve kötü örneklik teşkil eden bütün insan tiplerini görmek mümkündür. Bu doğrultuda okuyucudan, olumlu örneklikleri içselleştirmesi, olumsuz örnekliklerin akıbetlerinden de ibret alması istenir. Buradaki temel amaç, kişinin, hayatını manevi-ahlaki ilkeler doğrultusunda şekillendirmesini sağlamak ve mesajı topluma taşıma görevini üstlenecek model bireyler inşa etmektir.

Bahçe Sahipleri kıssası, gündelik hayatta bire bir karşılığını bulan insan tiplemelerinden ve hayatın akışı içerisinde sıkça karşılaştığımız ibret verici olaylardan/sahnelerden müteşekkildir. Vahyin kendisinde hayat bulmadığı, nereden gelip nereye gittiğinin farkında olmayan, bütüne, sürece ve sebep-sonuç ilişkilerine bütünüyle hükmedebileceğini vehmeden, zenginliği amaç haline getirmiş, fakirin hakkına göz koyan, her türlü ahlaksızlığı ve adaletsizliği meşru gören, sahip olduğu düşünce ve ortaya koyduğu tutum ve davranışlarla toplumsal yapının çürümesine sebebiyet veren müfsid insan tipi… İlahi rehberliğe aykırı hareket etmenin acı sonuçları, yanlış üzerinde kader birliği yapanların uğradıkları felaket karşısında birbirlerini suçlamaları, hakikate vakıf olduğu halde diğerleriyle aynı gemiye binenlerin yaşadığı hüsran, bir musibetin bin nasihatten hayırlı oluşu, son pişmanlığın fayda vermeyişi…

Kıssanın mesajı, insanın kendisini Allah’tan ve halktan bağımsız/müstağni addederek haddi aşıp azgınlaşması durumunda karşılacağı sonuçlar üzerine bina edilmiştir. Kıssa bu yönüyle cahiliye insanının sahip olduğu zihniyeti ve cahiliye toplumunun çürük yapısını gözler önüne sermekte ve Tevhid’in özüne vurgu yapmaktadır. Bununla birlikte kıssada, Allah’ın hayata müdahil oluşu, dolayısıyla insanın hayata nasıl bakması gerektiği, malı üzerinde hangi ölçüler çerçevesinde tasarrufta bulunabileceği, mülkiyetin sınırları, yoksulların toplum içerisinde kendilerinden daha iyi durumda olan kişiler tarafından gözetilmelerinin zorunlu oluşu, insanın birliktelik tesis edeceği kişiler konusunda seçici davranması gerektiği gibi önemli konulara hareketli ve canlı bir anlatımla dikkat çekilmektedir. Bu açıdan bakıldığında kıssa, zihinlerde sağlıklı bir Allah tasavvuru oluşumunun temellerini atmakla birlikte, insan hayatının ve toplumsal yapının hangi ilkeler üzerinde şekillenmesi gerektiğine işaret eden önemli detaylar içerir. Dolayısıyla Bahçe sahipleri kıssası, vahyin zihni ve sosyal inşasına yönelik/ferdi ve ictimai bir içeriğe sahiptir.”

İsyan Yazıları (İtaat Kültüründen İsyan Kültürüne) [Atilla Fikri Ergun, Ozan Yayıncılık, Mart 2011, 186 Sayfa]

“Yaşadığımız coğrafyada Emevi Saltanatı’ndan bu yana itaat kültürü ve güce tapınma hüküm sürmektedir. Bu nedenle klasik din(i)dar zihin, kitaba tek yönlü bakar. Her gün yapraklarını çevirip durduğu kitabın içinde sürekli olarak hidayeti, takvayı, namazı, kırkta bir zekâtı, orucu ve haccı görmesine karşın, kıyamı, hicreti, cihadı ve şehadeti gör(e)mez. Kıyamsız, hicretsiz, cihatsız ve şehadetsiz bir din… Bu din, uyuşturucu dinidir. Para-pul, araç-gereç, sayı-nüfus hesabı yaptırır. Kitapla eşekleştirir, namazla ürkekleştirir, duayla pasifleştirir. Bu dinin mensubu olan adam, bela evinin kapısına dayanıncaya kadar suya-sabuna dokunmaz, yürüyenin önüne taş, üretenin önüne set olur. İş elini taşın altına koymaya geldiğinde ortadan sıvışır. Yangını söndürmek için eline bir kova su alıp yangın mahalline koşmak yerine, oturduğu yerden akıl verir, ahkâm keser. Onun dininden bir şey çıkmaz, çıksa çıksa kölelik çıkar; zira onun dini itaati emreder. Der ki, “zalim de olsa sultana/otoriteye itaat edeceksin.” Bu, adamına göre kimi için yerel veya bölgesel, kimi için de küresel ölçekli sultan olur. Hatta “şekil a”da görüldüğü gibi o otorite kâfir de olsa fark etmez! “Güce tapınmak” tam da böyle bir şeydir. Aynı adam -Allah muhafaza- gücü eline geçirdiğinde (iktidar olduğunda) ortalığı kasıp kavurur, muhaliflerine dünyayı dar eder, yeryüzünü açık hava hapishanesine çevirir. Güce tapınan adamın genel karakteristiğidir bu; güçlüye itaat eder, zayıftan itaat bekler.

Hâlbuki din, insanlığı sırtına vurulmuş olan yüklerden ve boynuna dolanmış olan zincirlerden kurtarmak için vardır. Nitekim peygamberin misyonu da budur (7/158). Dolayısıyla bu dinin tabiatında itaat değil, isyan vardır. “La ilahe illallah”la statükoyu yıkar, hiyerarşiye (ast-üst ilişkisi) son verir, hegemonik ilişki biçimlerini reddeder, hiç kimsenin bir diğeri üzerinde tahakküm kurmasına müsaade etmez. “La kuvvete illâ billah”la en-Nâs’ı, yani toplumu ön plana çıkarır. “Fekku raqabe”yle köleliği ortadan kaldırır. “Lehû mülkû’s-semavati ve’l-ard”la rızık kaynaklarını kamusallaştırır/insanlık ailesinin ortak mülkiyeti haline getirir. “İnsan için emeğinin karşılığından başka bir şey yoktur” diyerek “herkesten yeteneğine göre”, “İhtiyaçtan fazlasını verin” diyerek “herkese ihtiyacı kadar” prensibini vazeder ve böylece efendilerle köleleri eşitler.”

İsyan Yazıları, servet ve iktidar odaklı, itaatkâr, geleneksel din algısına başkaldırının ifadesidir.

Kitabın kapak tasarımı için Mehmet Lütfü Özdemir kardeşime teşekkürü bir borç bilirim. (Atilla F. Ergun)

Modern Çağda Putperestlik (Kapitalizm) [Atilla Fikri Ergun,  Kibele Yayınları, Kasım 2011, 123 Sayfa]

“Putperestlik dediğimiz şey, modern çağda nasıl cereyan ediyor? Modern çağın tabusu nedir? İnsanlık, modern çağda neye veya nelere kulluk ediyor? Peygamber, meselenin özünü çok net biçimde bir biçimde ifade etmiştir: “Her ümmetin bir putu/bir fitnesi vardır; bu ümmetin putu/bu ümmetin fitnesi de maldır” (Tirmizi, Zühd, 26). Bugün yaşanan fiili durum itibariyle işler tamamen mecraından çıkmış bulunuyor. Yaşadığımız topluma ve bir bütün olarak insanlığın bugün içinde bulunduğu derin bunalıma baktığımızda bunu çok açık bir biçimde müşahede ediyoruz.  Zira bugün, lükse düşkünlük, kariyer peşinde koşma, servet ve iktidar-perestlik, modern insanın genel karakteristiği haline gelmiştir ve “Günümüz Müslümanı” da bundan azade değildir. Oysa sabit tarihi bir gerçek karşımızda durmaktadır: Bu dinin peygamberi meteliksiz ölmüş, üstelik geride hiçbir miras bırakmamıştır.

Hiç şüphesiz modern çağın tabusu mülkiyettir ve Müslümanlar, Kur’an’dan ve peygamberin uygulamalarından (nasıl oluyorsa) fiilen kapitalizm çıkarmak suretiyle “çağa ayak uydurmuş” bulunuyorlar. “Günümüz Müslümanı” görünürde Allah, kitap, peygamber demesine karşın, kapitalist paradigmanın dışına çıkamıyor, parayı, sermayeyi, üretim araçlarını, kârı, serbest piyasa ekonomisini kutsuyor, servet ve iktidarı amaç haline getiriyor. Bu bakımdan “Günümüz Müslümanı”, kâğıt para adındaki put vasıtasıyla insanlığı sömürenlerin zihniyetine sahip: “İn God We Trust/Tanrı’ya Güveniyoruz(!)”

Dolayısıyla bugün, Allah’ın haram kıldığı kapitalizm bataklığına sürüklenmiş, dahası “sınıflı toplum şirki”ne bulaşmış Müslümanlarla karşı karşıyayız. “Rabbani metot, vahyin ölçüleri, Allah’ın hâkimiyeti, İslam Devleti” vb. klişeleşmiş, içi boş söylemlerle insanları aldatan, Allah ile insanı iki rakipmiş gibi karşı karşıya getiren, insanı hem kendisine hem de Yaratıcı Kudret’e karşı yabancılaştıran bu düşüncenin, gerek topluma gerekse insanlığa verebileceği hiçbir şey yok. Aksine halkı İslam adına köleleştirmek isteyen bu zihniyet, yaşadığımız topraklarda geri kalmışlığın, açlığın, yoksulluğun ve sefaletin yegâne müsebbibidir.”

21. Yüzyılda İslâm ve İslâmcılık (Modernizm, Tarih-Kültür-Gelenek: İki Arada Bir Derede) [Atilla Fikri Ergun, Kibele Yayınları, Nisan 2012, 335 Sayfa]

“İslam Dünyası özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısından bu yana içine düştüğü durumdan kurtulmanın yollarını arıyor ve kendi içinde yüz elli yılı aşkın bir süredir hararetli bir biçimde tartışıyor. Ancak şurası kesin ki, “Günümüz Müslümanı” manevî-ahlakî zaaflarından, inanç erozyonunun, düşünsel sapmaların, vehimlerin ve hurafelerin ağından, dünyevîleşme, atalet ve tefrika gibi mevcut hastalıklarından kurtularak İslam’ı asrın idrakine söyletmek zorunda.

Bu bakımdan hâl-i hazırdaki düşünce ve pratiklerin yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor; zira Müslümanlar, bugün düşünce ve eylem noktasında sahih bir örneklik ortaya koyamıyorlar. Hiç şüphesiz bunun temel nedeni, “Günümüz Müslümanı”nın sağlıklı bir bakış açısına sahip olmayışıdır. Bu durum, insanî ilişkilerden siyasî, iktisadî ve sosyal yapıya kadar hayatın her alanında inanç ve düşüncenin doğru bir biçimde pratiğe yansıtılması açısından ciddi bir sorun teşkil etmektedir. Hiç şüphesiz bu, sokaktaki insandan ulemâya ve aydınlara kadar tüm sosyal katmanları içine alan genel bir problemdir.

Hal böyle iken belli bir bilgi birikimine sahip olan ve sorumluluk bilinci taşıyan hiçbir Müslüman’ın bir buçuk asırdan fazladır süre gelen bu tartışmaya kayıtsız kalması söz konusu olamaz, olmamalıdır. Bu kitabı, bu düşünceler içerisinde, tartışmaya bir katkı mahiyetinde ve eleştirel bir bakış açısıyla kaleme aldım. Bunun yanı sıra kitap, bir dizi çözüm önerisini de bünyesinde barındırmakta, ayrıca bugün birtakım kişi ve grupların yaptığının aksine alt-yapıyla oynama, çarpıtma, saptırma, olduğundan farklı gösterme, makyajlama, kavramlara olduğundan farklı anlamlar yükleme, dolayısıyla diğer inanç, düşünce ve dünya görüşlerine mensup olan insanları aldatma yoluna gitmeden, İslam’ı her kesimden okuyucuya gerçek çehresiyle sunmayı amaçlamaktadır.

Bu noktada daha önce söylediklerimin arkasında olduğumu önemle belirtmeliyim. İslam,  ekonomik-politik açıdan sosyalizmle belli noktalarda örtüşüyor. Bunun da ötesinde bence komünizmin dinî bir temeli var. Ancak gerçekçi olmalıyız. Her ne olursa olsun “İslam sosyalizmdir” veya “İslam komünizmdir” gibi söylemler, maksadını aşan bir yaklaşım olmanın ötesinde hiçbir anlam ifade etmezler. Zira İslam, neticede bir dindir, itikadî ve manevî-ahlakî ilkeler temelinde şekillenen farklı bir sosyolojisi vardır, dolayısıyla değer yargıları farklıdır. Bu bakımdan İslam’ı diğer düşünce ve dünya görüşlerine eklemlemek yanlıştır. Konuya ilişkin daha önce yazdıklarım ve söylediklerim içinden geldiğim İslamcı gelenekle hesaplaşma ve diğer düşünce ve dünya görüşlerine mensup olan insanlara mesaj verme dönemimin ürünü olarak değerlendirilmelidir. Yapmaya çalıştığım şey, İslam’ı diğer düşünce ve dünya görüşlerine eklemlemek değil, İslam’la diğer düşünce ve dünya görüşleri arasındaki ortak noktaları tespit etmek ve okuyucunun önüne koymak olmuştur ki, bu gerekliydi.

Son olarak kitabın 1,5 yıllık ciddi bir çalışmanın ürünü olduğunu belirtmek isterim. Çalışma boyunca 65 kaynaktan yararlandım ve ilgili kaynakların isimlerini kitabın sonundaki Kaynakça bölümünde verdim. İlk nesil İslamcılardan Merhum Hüseyin Kâzım Kadri, İslam’ı kendi çağının idrakine söyletebilmek için büyük çaba sarf etmiş ve en önemli eserlerinden birine 20. Asırda İslâmiyet adını vermişti. Ben de Merhum’dan mülhem bu kitaba 21. Yüzyıl’da İslam ve İslamcılık adını vermeyi uygun gördüm. Bu vesile ile tarihin akışı içerisinde İslam’ın doğru anlaşılabilmesine katkıda bulunmak amacıyla yapılmış olan bütün çalışmalar için ilmi ile amil olan derin kavrayış sahiplerine teşekkürü bir borç biliyor ve 21. Yüzyılda İslâm isimli bu çalışmayı, modern çağın tüm zorluklarına rağmen bıkıp usanmaksızın İslam’ı asrın idrakine söyletmek için çaba sarf eden hikmet ve basiret ehline ithaf ediyorum.”

Risâle (Düşünceden Siyasete; Karanlığın Sonu Aydınlık) [Atilla Fikri Ergun, Kibele Yayınları, Kasım 2012, 201 Sayfa]

“Özelde İslam Dünyası genelde bütün bir insanlık modern çağda zorlu bir süreçten geçiyor. Sorunlar çok yönlü, çok boyutlu. Manevî-ahlakî değerlerin yitirildiği, değersizleştirildiği, insanın insan olmaktan çıktığı, inanç ve düşünce dünyasının fesada uğradığı, muharref geleneğin taşıyıcılığını üstlenenlerin ve modernizmin sahte cazibesine kapılanların eliyle İslam’ın çehresinin değiştirildiği, rasyonel ve irrasyonel hurafelerin havada uçuştuğu bir zaman diliminde yaşıyoruz. Yaşadığımız dünyada insanın inandığı değerleri muhafaza etmesi çok zor. Nitekim bugün İslam Dünyası’nın durumu içler acısı.

Bugün değer temelli değil, çıkar temelli bir dinî söylemle karşı karşıyayız. Bu nedenle herkes zımnen şunu söylüyor: “Ben her şeyi çözdüm, diğerleri boşa konuşuyor”; vehme kapılmanın böylesi! Mevcut sistem içerisinde her gün türlü şekillerde ölenler yaşadıklarını zannediyorlar; gözler kör, gönüller harap. Henüz kendi problemlerini dahi çözememiş olanlar “toplumun sorunlarını çözmekten” söz ediyor, kendilerine dahi hayrı olmayanlar oturdukları yerden âleme nizam vermeye kalkışıyorlar; hiç şüphesiz hayatın böylelerine vereceği nizam ibretlik olacaktır.

İslam Dünyası, modern dünyaya esaslı bir cevap vermek, içinde bulunduğu durumdan kurtulmak ve cihanşümul bir uyanış ve devrim gerçekleştirmek istiyorsa, çok yönlü, çok boyutlu, ilimleri ve hayatı Tevhid eden, yeterli ahlakî ve ilmî formasyona sahip, yekpare (komple) insan yetiştirmek zorunda.

Sekiz bahisten oluşan bu kitapta düşünceden siyasete, İslamcı-muhafazakâr siyasetin açmazlarından sistem-dışı muhalefet imkânına kadar birçok konuda ölçülü, dengeli ve kuşatıcı bir yaklaşımın yanı sıra çarpıcı tespitler ve çözüm önerileri bulacaksınız.”

iyi-haber-kuran-tefsiriTefsîru’l-Büşrâ -İYİ HABER KUR’ÂN- Nüzûl Sırasına Göre Kur’ân-ı Kerîm Tefsîri (Vahyin İlk Yılları) [Atilla Fikri Ergun,  Kibele Yayınları, Nisan 2013, 467 Sayfa]

“İster Resmî Mushaf tertibine göre ister nüzûl sırasına göre okunsun, anlamak ve hayata taşımak maksadıyla Kur’an’a yönelen herkes onun rehberliğinden kendi kapasitesi ölçüsünde istifade eder. Dolayısıyla önemli olan, Kur’an’ın hangi sıraya göre okunduğu değil, hangi amaçla okunduğudur. Nüzûl sırasına göre yapılan okuma, Kur’an’ın cahiliye toplumunda işe nereden başladığını, vahyin nasıl bir seyir izlediğini ve buna bağlı olarak Hz. Peygamber’in ve Mekke’de ona tabi olan bir avuç insanın nasıl bir inşa sürecinden geçtiklerini anlayabilmemiz açısından yararlıdır.

Nüzûl sıralamasında 22. sırada yer alan Necm Suresi’nde putların -ki, tefsirde de görüleceği gibi çok farklı bir anlam ifade ederler- isimleri ilk kez anılmış, dolayısıyla kurulu düzen temelden ve açık bir biçimde eleştirilmeye başlanmıştır ki, burası bir kırılma, bir dönüm noktasıdır. Bu nedenle ilk yirmi bir sure -Necm Suresi’ne kadar- Mekke döneminin ilk yarısında başlı başına bir aşama -bir başlangıç aşaması- teşkil eder. Buna istinaden tefsirin ilk cildi ilk yirmi bir sureyle sınırlı tutuldu ve bu ilk cilde Vahyin İlk Yılları ismi verildi.”

modernist-saldırı-gelenekçi-direnişModernist Saldırı & Gelenekçi Direniş (Tasallut Çemberi Altında Cansiperâne İslâm Yazıları), [Atilla Fikri Ergun, Fikir Teknesi Yayınları, Temmuz 2015, 224 Sayfa]

“Manevî-ahlakî boyutu göz ardı edilen, modern dünyaya uyarlanmaya çalışılan, ideolojiden ibaret kılınmış din anlayışı günümüz Müslüman’ına asıl amacını unutturdu. Yıkıcılık modern Müslüman’ın temel vasfı haline gelirken hayatın istisnasız her alanını kapsayan ahlak ve ilim-irfan medeniyeti perspektifi yok oldu.

Yanlış yöntemlerle doğru sonuçlar elde etmek mümkün değil, gerek tarih gerekse hayat bunun en canlı şahidi. Tarihi, kültürü, geleneği toptan çöpe atmak, ilmî-felsefî birikimimizi, tarihî toplumsal tecrübelerimizi yok saymak, medeniyetimize sırt çevirmek, aslî kaynakları gelişigüzel yorumlamak, camideki adamı hor görmek, Müslümanları baştan sona kötülemek, sonra da İslamofobik kesimlerle yeni bir dünya kurmaya kalkışmak, olmayacak duaya “Âmin” demenin bir başka şekli.

Kesin olan şu ki, günümüz Müslüman’ına önce ahlak sonra da Tevekkül İktisadı lazım. Moderniteyi içselleştirmiş olan Müslüman’ın kalbi Allah’tan başka her şey için çarpıyor, modern Müslüman konfor arıyor, zahmete katlanmak istemiyor. Oysa irfanî metinlerimiz bize tekâmül için ıstırap çekmemiz gerektiğini anlatıyordu; yaratıcı ve erdirici ıstırap. “İlimden maksûd amel olduğu gibi irfandan maksûd rızadır” diyor Kuşadalı. Amel ve rıza, moderniteyi içselleştiren Müslüman’da ikisi de yok!

İslamcılık modern dünyaya karşı cevap üretemedi, böyle devam ettiği sürece İslamcılık, Müslümanların küresel modernliğe entegrasyonunu sağlayan bir enstrüman olarak kullanılmaya devam edecek. Türkiye İslamcılığı İrfan Mektebi’nden nasibini alabilseydi dünyevîleşmeye-modernleşmeye karşı koyması mümkün olabilirdi. Maddî başarıya endekslenme irfan boyutundan yoksunluğun doğal sonucu.

Diğer yandan radikal yaklaşım etrafında şekillenen, fıkhedemeyen, siyaset geliştirememiş, iç ve dış gelişmeler karşısında herhangi bir stratejisi olmayan, sloganik bir “tevhidîlik” söz konusu. Kendi dinî örgütlülüğünü inşa edemeyen, siyasetini kuramayan, Kur’an-Sünnet eksenli içtimaî ve iktisadî modeli olmayan, medeniyet perspektifinden uzak, irfanî boyuttan yoksun, yolu, yöntemi, hedefi belirsiz, yüzeysel “tevhidîliğin” bizi Tih’de başıboş gezen İsrail oğulları misali bir elli-altmış yıl daha belirsizlik içinde bırakmasına izin veremeyiz. Zira bu yaklaşım sonuca gidemez, bilakis onun hakkında şu kural tecelli eder: Henüz zamanı gelmemiş bir şeyi aceleyle isteyen, ondan yoksun bırakılmakla cezalandırılır.

Baştan sona Batılı düşünce kalıplarını benimseyen modernist ekole gelince, onun yol açtığı sapma Müslümanların önemli bir bölümünü modernite karşısında savunmasız bıraktı. “Modern İslam” düşüncesi öncelikle şu beş noktada sapmaya yol açtı:

1- Geleneksel cemaatleri zemmederken kendi müntesiplerini ferdiyetçiliğe, başıboşluğa sürükledi.

2- Klasik usûlü reddederken yeni ve en azın-dan kendi içinde tutarlı bir usûl ortaya koyamadığı için usûlsüzlüğü “usûl” haline getirdi.

3- İslam ilim ve fikir mirasını oluşturan ulemâ ve mütefekkirîni kötüleyip klasik kaynakları gözden düşürmeye çalışırken müntesiplerini Batılı filozofların ve Aydınlanma’nın seküler literatürünün kucağına itti.

4- Kuru kuruya aklı yüceltirken materyalizme kapı araladı.

5- İslam’ın devlet talebi olmadığını söylerken laik temeller üzerinde yükselen modern ulus-devleti ve parlamenter demokrasiyi içselleştirdi.

Dolayısıyla modern, seküler, rasyonalist (kuru akılcı), asılsız tefsir ve te’villere dayalı, Sünnet-Hadis’ten kopuk, tarihsiz, kültürsüz, geleneksiz, medeniyetsiz, oryantalist bir din anlayışı var etmeye çalışan, ithal, çarpık zihniyetin yol açtığı yıkım hafife alınmayacak cinsten.

Modernist ekolün müntesipleri, fikir babaları, öncüleri olan oryantalistlerden tevarüs ettikleri yaklaşımlara “tecdid” adını verip dinin içini boşaltırken, İslam’ın bize ulaştığı ana mecra olan, ne olup bittiğini net olarak anlamamıza imkân veren tarih ve geleneği düzlemeye, ilim ve fikir mirasımızı meydana getiren ulemâ ve mütefekkirîni hırpalayıp gözden düşürmeye çalışmak suretiyle aynı zamanda hafızamızı yok edip bizi köksüzleştirmek istiyorlar.”

kitap-9Modernleşme Girdabında Medeniyet Arayışı -Bir Huruç Teşebbüsü- [Atilla Fikri Ergun, Fikir Teknesi Yayınevi, Kasım 2015, 215 Sayfa]

“Tanzimat’la birlikte gözle görülür şekilde dinî savrulma ve tahrifat baş gösterdi, tıpkı günümüzde olduğu gibi anahtar kavram “İslam’ın yeniden yorumlanması” idi. Din devletten, siyasetten, iktisattan, hukuktan soyutlandı. Artık ne bir epistemolojik evren ne de bir mevzu haritası var, süreç içerisinde modernleşme, Batılılaşma fikri “Müslüman aydının” zihin dünyasını ele geçirdi.

Ülke gençliğine belli bir plan-program dâhilinde dininden, tarihinden, kültüründen, medeniyetinden koptuğu ölçüde “özgür” olabileceği düşüncesi aşılandı. Böylece zirzop nesiller çıktı ortaya, kurtuluşu modernleşmede, Batılı ideolojilerde, dinsizlikte, tarihe, kültüre, geleneğe, medeniyete sövmekte arayan hoppa züppe nesiller…

Diğer bir kısmı ise özel imalat bir projeye eklemlenip Radikal-Devrimci İslamcılık, Tevhidîlik, Selefîlik, İnkılabîlik/İranîlik vs. adı altında Arapçı ve Farsçı İslamcılığa intisap ederek “felah” bulacaklarını zannettiler ve tam ters noktadan ilk grupla aynı çizgide yer aldılar.

Bu iki ayrı gençliğin ortak noktası Türkiye’ye-Anadolu’ya ve İslam-Türk’e düşman olmalarıydı. Tarih, kültür, gelenek, irfan, medeniyet her ikisi için de birer hiçti, bunun için de her şeyi sıfırlama, her şeye sıfırdan başlama iddiası güttüler. Hakikatte ise kaybolan nesillerdi bunlar. Şimdi bu belayla mücadele etmek, sonradan türedi yaklaşımlara ilim, irfan, tefekkür ekseninde karşı koymak zorundayız.

Millîlik vasfı olmayan, medeniyet perspektifinden, yanı sıra ilim, irfan ve tefekkürden yoksun, fıkhedemeyen, kendine özgü bir siyaset geliştirememiş, iç ve dış gelişmeler karşısında herhangi bir stratejisi olmayan, ithal, eklektik ve sloganik yaklaşımların bizim için olumlu sonuçlar doğurmayacağı aşikâr. An itibariyle tarihe ait olan, günümüzde karşılığı bulunmayan medeniyetimizi ihya edebilmek için öncelikle bu ve benzeri yaklaşımlarla ilim, irfan, tefekkür sahasında hesaplaşmak bizim için kaçınılmaz olmuştur.

İki ana bölümden oluşan bu kitap, modernleşme girdabında medeniyet arayışının ifadesi olan, birbirine bağlı kaleme alınmış son dönem dergi ve blog makalelerinin derlenmesi neticesinde ortaya çıktı. Kitabın, daha önce yine Fikir Teknesi Yayınları’ndan çıkan Modernist Saldırı & Gelenekçi Direniş -Tasallut Çemberi Altında Cansiperâne İslâm Yazıları- adlı kitabımızın devamı olarak telakki edilmesi zarurîdir. Fikir dünyasına ve medeniyetimizin ihyasına mütevazı bir katkı olması temennisiyle…”

milli-islamcilik-ithal-islamciliga-karsi-atilla-fikri-ergun-kitap-kibele-yayinlariMillî İslâmcılık İthal İslâmcılığa Karşı -Hesaplaşma- [Atilla Fikri Ergun, Kibele Yayınları, Mayıs 2016, 136 Sayfa]

“İslamcı siyaset, Türkiye’yi içeride ve dışarıda çıkmaza soktu. Milletin diniyle oynadı, “çözüm süreci” adı altında etnik milliyetçiliğe yol verdi, hukuku önce bir cemaatin inisiyatifine bırakıp, olmadı sonra kendi çıkarına dizayn edip aşındırdı, dış politikada altından kalkamayacağı boyundan büyük işlere kalkışıp, ülkeyi radikal terör hücrelerinin oyun sahası haline getirdi. Ülke sınırları delik deşik oldu, 2,5 milyon mülteci ile birlikte askerî istihbarat ajanları, terör hücreleri, bombacılar buraya doluştu, istediği yer ve zamanda bomba patlatır hale geldi.

Gelinen eşikte alışıla gelmiş denge siyasetiyle, devletin üniter yapısıyla, millet tanımıyla ve hukukla oynanmaması gerektiği açıkça görülmüş, anlaşılmış olmalıdır. Anlaşılmadıysa daha büyük felaketler kapıdadır. Türkiye, “köprüden önce son çıkış” olarak nitelendirilebilecek bir noktada bulunmaktadır.

30 yıl önce millet daha Müslüman’dı, fazla teorik bilgisi yoktu ama samimiydi, İlmihal’le işini görürdü, tekfir bilmezdi, din adına teröre arka çıkan, din üzerinden rant elde eden kimse yoktu. İnsanlar her şeyden önce iç huzuru arıyordu, herkes kendi mahallesinde, kendi halindeydi, ev-iş-okul üçlüsü yeterliydi.

Din politikanın ve ticaretin kötü şekilde kullanılan malzemesi haline getirildiği andan itibaren riyakârlık, sahtekârlık, hainlik, münafıklık kol gezmeye başladı. Dini politik-ideolojik-ticarî malzeme olarak gören ithal İslamcı zihniyet toplumu ifsat etti. Şimdi millet topluca cinnet geçiriyor. Artık terörün politik uzantıları bile dinden söz ediyor, seçimlerde “mütedeyyin” adaylar gösteriyorlar. Ortada din falan kalmadı, geçmiş olsun!

İslam, bu toprakların gerçeğidir, böyle olmakla birlikte Türkiye, fikrî temellerini Mısır’dan, Pakistan’dan ve İran’dan alan ithal İslamcılığın yerine Millî İslamcılığı ikame etme zorunluluğuyla karşı karşıyadır. Aksi takdirde bin yıllık kimliğimiz yok olacak ve bu topraklar üzerindeki mevcudiyetimiz hitâm bulacaktır.

Elinizdeki kitap, hem bu satırların yazarının 22 yıllık İslamcılık macerasıyla hem de millî olanın ithal olanla hesaplaşmasıdır. Bu nedenle daha önce 21. Yüzyılda İslâm ve İslâmcılık ve Risâle adlı kitaplarda kendilerinden sitayişle bahsettiğimiz bazı İslamcı müelliflere bu kez eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşmış olduğumuz görülecektir.

Kitap, son iki yıldır konuya ilişkin ve birbirine bağlı olarak kaleme alınan ve muhtelif mecralarda yayınlanan makalelerin bir araya getirilmesi neticesinde meydana gelmiş, meselenin tastamam anlaşılabilmesi için kitapta tali meselelere ilişkin makalelere yer verilmemiş, bu nedenle çalışmanın hacmi küçük tutulmuştur.”

-Dijital Yayınlar-

İslam Aydınlanması Üzerine [Atilla Fikri Ergun, Aralık 2018, 83 Sayfa – PDF Kitap]


21. yüzyıl İslam’ın yüzyılı olacaktı, Batılı düşünürler arasında dahi bu öngörüde bulunanlar vardı lakin 20. Yüzyılda tasarlanıp yürürlüğe konulan Siyasal İslam/İslamcılık/Yeşil Kuşak projesi hayallere son verdi, ideolojik dindarlık girdiği her yeri maddi-manevi tarumar etti. İslam adına üretilen projelerin tümü -Yeşil Kuşak hariç- başarısız oldu. Siyasi-ideolojik anlayış doğrultusunda sosyal, siyasi ve ekonomik problemleri vahiyle çözmekten bahsedenlerin kimi -tarih içinde- bir yerlere dönmeye çalıştı, kimi geçmişle bugünü uzlaştırmak için çabaladı, kimi de sıfırdan bir yapı inşa etmek istedi. Neden hiçbiri tutmadı? Bu soru üzerinde düşünmek zahmetli olduğundan ya da kimsenin işine gelmediğinden olsa gerek doğru düzgün bir değerlendirme bulamazsınız, suçu keferenin üzerine atma yolu tercih edilir genellikle.

Tek değil ancak en önemli nedenlerden biri, geleneksel ve modern “İslami” teori ve modeller öne sürenlerin insanlık tarihinin seyrinin ne anlam ifade ettiğini idrak edememeleri, işin bundan sonra nereye gideceği hakkında da en ufak bir fikre sahip olmamalarıdır. Ne tarihin belli bir anına dönülebilir, ne tarihteki bütün kurum ve yapılar bire bir bugüne taşınabilir, ne de devlete ve anayasaya dini etiket yapıştırmak ya da dini devletleştirmekle -sihirli değnek misali- sorunları çözmek mümkün olur. Bir kısmı “makul” bir biçimde uzlaşıyı, bir kısmı da büsbütün yamanmayı kurtuluş yolu olarak gören modern tezler dahi hayal âleminde kaleme alınmıştır. Anlaşılması gereken ilk şey: Dünya, gelenekçisi, radikali, modernistiyle dindarların anladıkları dünya değil.

20. yüzyılın başında imparatorluklar yıkıldı ve böylece Sanayi Devrimi’yle birlikte ortaya çıkan yeni ekonomik düzen olarak kapitalizm kesin bir biçimde dünyaya hâkim oldu. Üretim ilişkilerinin değişmesi sadece ekonomi-politik sonuçlar doğurmadı, değişim tabii olarak dini, kültürü, ahlakı ve içtimaî yapıyı da derinden etkiledi. İmparatorluklar çağının sonunda dünya siyaseti şekil değiştirirken hâkimiyet merkezi de Batı’ya kaydı. Şimdi tarih bir başka noktaya daha evriliyor, artık bilgi toplumu ve küreselleşme söz konusu. Buna karşın dindarların aklı sürekli geriye doğru çalışıyor, mevcut anlayışın ıslahı nâmümkün. Keşf-i kadim yapmak, geleneğin mirasına -en azından bugün işe yarar olanına- dikkat çekmek gibi iyi niyetli çabalar dahi akılları tarihin belli bir döneminde kalmış insanlar tarafından geri dönüş amaçlı kullanılıyor. Hâkim din anlayışı -sorun çözmek bir yana sorunların katlanarak büyümesine yol açıyor, insanlar kendilerini kaybedip, çağın, yaşadıkları dünyanın firarisi haline geliyorlar.

İdeolojik dindarlar “İslam” diye lafı eveleyip geveliyorlar, ne istediklerini, nasıl bir “düzen” arzuladıklarını tam olarak söylemiyorlar – bayatlamış bir numara. “İslam” ile kastedilen 7. yüzyıl Arap yarımadasındaki toplum düzeni ise onu burada tekrar etmek mümkün değil. Gelinen son nokta itibariyle -bizi geride bırakan dünya ile aradaki farkın kapanması için- bu coğrafyaya uygun tarzda bir aydınlanma hareketi ve modernleşme kaçınılmaz: İslam Aydınlanması ve Modernleşmeye Karşı Modernleşme.

Sosyal, siyasi, ekonomik alandaki sorunların çözümü maverada değil, burada. El âlemin aklıyla çözdüğü sorunları din, iman, Kur’an deyip üç yüz-dört yüz yıldır çözemiyorsanız sizde bir problem var demektir. Aklını kullanma cesareti gösteremeyen insanlar dini sermaye olarak kullanan grup ve cemaatlerin elinde oyuncak olmaya mahkûm. Yani yeryüzüne inmek, aklı kullanmak, birey olmayı öğrenmek gerekiyor.

Üç bölüm ve bir hâtimeden oluşan, konuyla ilgili –kitap olmak üzere- birbirine bağlı yazılmış makalelerden meydana gelen bu çalışma, yaşadığımız coğrafyaya özgü bir aydınlanma için bir mukaddeme olarak kaleme alındı. I. Bölüm’de genel bir değerlendirme ve durum tespiti yapıldıktan sonra II. Bölüm’de sorun üzerinde durulmuş, III. Bölüm’de İslam aydınlanmasının ana çerçevesi çizilmeye çalışılmış, Hâtime kısmında ise geleceğe dair kısa bir not düşülmüştür.

Müslüman dünyanın aklını kullanma cesareti gösterebilmesi dileğiyle…
Kaynak: https://atillafikriergun.wordpress.com/kitaplar/





Vatan Postası Youtube ABONE OLmak için Tıklayınız

Doğrudan cihazınızda gerçek zamanlı güncellemeleri alın, şimdi abone olun.

Yorumlar

Bu web sitesi deneyiminizi geliştirmek için çerezleri kullanır. Bununla iyi olduğunuzu varsayacağız, ancak isterseniz vazgeçebilirsiniz. Kabul et! Oku