ANNEME DEMOKRAT OLDUĞUMU SÖYLEMEYİN!..

Yazar Ali Tartanoğlu

YA DA “AHLAKSIZ MİLLİ İRADE!..” (DEMEK)

Yönetenler kural sevmez. Hukuk sevmez de diyebilirsiniz. Kural veya hukuk, denetim demektir. Hesap verme demektir. Fransa Kralı 16. Lui’ye atfedilen “Devlet Ben’im” sözü bu anlayışın en muhkem, en açık, en küstah ifadesidir. Tarih boyunca en ilkelinden en gelişmişine bütün toplumlarda yönetenler kuraldan, denetimden, bunun sistematik ifadesi olan hukuktan olabildiğince kaçmış, veya kendi istediğini, kendi yapmak istediklerini kural, hukuk haline getirmeye çalışmıştır…

Oysa yönetilenler, hukuku sevmese bile ona muhtaçtır. “En kötü kural kuralsızlıktan iyidir” anlayışı yönetilenler içindir.

Çünkü en iyisinden en kötüsüne kural, yani hukuk, önünde sonunda o kuralı koyanı, yani egemeni, iktidar sahibini de bağlar. Yöneten herhangi bir kuralla, hiçbir kuralla bağlanmak istemediği için de hiç kural, hiç hukuk olmasın yahut “ben ne diyorsam, ne istiyorsam, hukuk da o olsun” ister. Bugün kendi istediğini kural haline getirdiğini sanan iktidar sahibi, gün gelir, kendi kazdığı kuyuya düşer.

Buna karşılık yönetilenler de, en kötüsü dahi olsa, her türlü kuralın, yani hukukun, hiç kural istemeyen veya kendi istediği şeylerin, emirlerinin kural olmasını isteyen yöneticileri de bağladığını bildiği için kurala muhtaçtır, bu nedenle de sever. Sevmek zorundadır. İstese de istemese de!.. Çünkü o kurallarla kendisi bağlanacaktır; ama yöneten de bağlanacak, yönetenden o kural sayesinde hesap sorabilecek, “ağır olmasını” isteyebilecektir. Yönetilen özünde bir bireydir; tek başına gücü yoktur; kendi çıkarları adına istese de çevresindeki birkaç kişiye zarar verebilir. Oysa yöneten tek başına da güçlüdür; kararları tüm toplumu etkiler.

Bu nedenle demokrasi mücadelesi, bir tek kişinin keyfi iradesinin sınırlanması mücadelesinin tarihidir. İnsanlık tarihinin tümü bile diyebiliriz ama, hadi biz 1215 tarihli Magna Carta Libertatum’dan başlatalım. Bu, henüz oluşmaya başlamış İngiliz ticaret burjuvazisinin, egemen Londra saray aristokrasisine, şato aristokrasisine (halkla birlikte) başkaldırısının en belirgin ilk kilometre taşıdır. Acemi İngiliz burjuvazisi, bir tür muhtıra diyebileceğimiz bu bildiriyle, bu dilekçeyle, aristokrasiye köpeksiz köyün çobanı olmadığını, artık tek söz sahibi olmadığını hatırlatmıştır. “Ağır ol bakalım, Kandıralı!…” demiştir. Ve arkası gelir… Taaa bugüne kadar.

Önce parlamento, sonra hükümet, başbakan ve sair kurumlar gelişmiştir ama, kurtulunmak istenen tek kişinin keyfiliği, bu defa getirilen yeni kurumlarla birlikte kurumlaşarak, bukalemun gibi şartlara uyarak devam edince yeni kurumlar aranmış, önce  yargı bulunmuş, yasama+yürütme+yargı şeklinde kuvvetler ayrılığı denen bir kurumsal yapıya gidilmiştir.

Amaç, devlet denilen teşkilat içinde yer verilen bu kurumların birbirini denetlemesidir. Biri, özellikle yürütme, keyfiliğe saparsa ötekilerin buna mani olmasını sağlamaktır. Teorik olarak, hatta pratik olarak da yasamanın, yani meclislerin yürütmeyi yani hükümeti denetleme olanağı her zaman vardır. Parlamenter sistemlerde soru, meclis araştırması, meclis soruşturması, gensoru önergesi, yasamanın yürütmeyi denetlemesinin anayasal araçlarıdır.

Ne var ki, parlamenter sistemlerde (örn. Türkiye) hükümet başkanının, başkanlık sistemlerinde (örn. ABD) cumhurbaşkanının ve onların riyasetindeki hükümetlerin, parlamentoda en çok sandalyeye sahip parti tarafından belirlenmesi, onun mensubu olmaları teamülü karşısında yürütme organının yasama organınca denetlenmesinin pek az anlamı kalmaktadır. 20 Mart 2008 Perşembe günü TBMM, ana muhalefet partisi CHP’nin, Türk Silahlı Kuvvetlerinin son Irak operasyonunda beklenmedik şekilde geri çekilmesinden kusurlu bulduğu hükümet hakkında verdiği gensoru önergesini görüşmek üzere hem de gizli olarak toplandı. Ama önerge iktidar çoğunluğunun oylarıyla reddedildi!.. Yani yasama yürütmeyi, iktidar çoğunluğunun engellemesi yüzünden denetleyemedi.

İşte YARGI, bunun üzerine devreye sokulur. Madem yasama yürütmeyi yani, meclis hükümeti denetleyemez hale gelmiştir!… Yasama ve yürütmeden bağımsız bir organ daha!…

Bugün Türkiye’de demokrasiyle hiçbir alakaları olmadığı halde durmadan demokrasi, milli irade sözü edenlerin sözde dayandıkları nokta, Türkiye Büyük Millet Meclisi başkanlık kürsüsünün arkasında ve başka pek çok yerde yazılı bulunan, Mustafa Kemal Atatürk’ün “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözüdür.

Bir kere, bu sözü mevhumu muhalifiyle değerlendirdiğimizde, yani “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir; peki kimin değildir” diye sorduğumuzda, Atatürk’ün kastettiği padişahtır, Osmanlı saltanatıdır, monarşik ve fakat fevkalade keyfi merkezi idaredir. Yani Atatürk esas olarak, “egemenlik padişaha, saltanata, tek kişinin keyfine değil millete aittir” demek istemektedir.

Atatürk’ün bununla günümüzdeki anlayışı kast ettiğini, “halk ne istiyorsa o olur” demek istediğini, halkın seçtiği kimselerin tıpkı padişah gibi sorumsuz ama sonsuz yetkilere sahip olmasını düşündüğünü, zararlı bularak yıktığı tek kişinin keyfi yerine bu defa görünürde 300, 400, 500 kişinin, esasta ise iktidar partisi başkanının keyfini koyduğunu, her halde aklı başında kimse söyleyemez.

Bir başka önemli nokta milli iradeyle milli egemenliğin bilerek birbirine karıştırılmasıdır. Üniversiteler Arası Kurul Başkanı, Akdeniz Üniversitesi Rektörü Mustafa Akaydın’ın da belirttiği üzere Alman Nazi Lideri Adolph Hitler’in de arkasında % 40’lık bir oy desteği vardır. Peki Hitler’in yönettiği dönemde Almanya’ya “milli egemenlik hakimdi” demek mümkün müdür? Tersine, en çok Alman milleti çekmiştir Hitler’den.

Veya tersi… 10 yıl kadar önce Avusturya’da da Heider’in başında bulunduğu Milliyetçi Parti’yi yüzde 23’lere kadar taşımıştı; ama Avusturya’nın üyesi bulunduğu Avrupa Birliği ülkeleri öyle bir yaygara kopardılar ki, ne seçim kaldı ortada, ne milli irade, “ne halk ne istiyorsa o olur…” Heider başbakanlık koltuğuna oturamadı. Partisi hükümet koalisyonuna girebildi ama kendisi hükümette görev alamadı.

Kısaca, oy oranınız ne kadar yüksek olursa olsun, halk tarafından seçilmiş olmak, belki milletin isteğidir ama, her zaman “milli egemenlik” değildir. Bir başka ifadeyle, bir ulusun bir partiyi yüzde 90’la da olsa iktidara oturtmuş olması, o ulusa, o ülkeye, o ulusun, ülkenin kaderine bizatihi o ulusun, o milletin egemen olması anlamına gelmeyebilir. O zaman 1930’lar Almanya’sından şöyle bir sonuç çıkarmak gerekecek: Alman ulusu içlerinden 40 milyonunun ölmesini istediği için Hitler’i yüzde 40 oyla iktidar yapmıştı!..

Anayasa, kuvvetler ayrımının üç unsurunu oluşturan yasamanın da, yürütmenin de, yargının da  “TÜRK MİLLETİ ADINA” yetki kullanacağına, görev yapacağına hükmeder.

Yasamanın, yürütmenin yani hükümetin Türk Milleti adına hareket etmesini, ettiğini açıklamak kolay. Hükümet, bizim sistemimizde, yani parlamenter sistemde doğrudan meclis içinden çıkıyor. Meclisi de halk seçiyor. Halkın seçimi, tercihi de milli irade…

Peki YARGI niye, nasıl milli irade ile bağdaştırılıyor, nasıl Türk Milleti Adına karar vermiş sayılıyor?

Kanunları kim yapar?!!!.. Yargının uyguladığı hukuk kurallarının tamamını Meclis, yani yasama organı üretiyor.

Halkın seçtiği milletvekillerinden oluşan meclisin kabul ettiği yasaların uygulanmasının da milli iradenin bir başka tecellisi sayılmasından daha doğal ne olabilir? Yargıç, savcı “benim canım böyle istedi” diyip, beraat etmesi gerekene ceza verebilir mi?.. Onlar, halkın seçtiği parlamentodan çıkan yasayı uygulaması gereken insanlardır. Bu nedenle verdikleri kararlar “Türk milleti adına” verilmiş sayılır.

Öyleyse… Bütün bu açıklamalar ışığında, milli egemenliğin tecelli ettiği odaklardan biri alan YARGI’nın, yani halkın seçtiği milletvekillerinin çıkardığı yasalara göre hareket etmekten başka şansı olmayan YARGI’nın “benim canım böyle istedi” diyemediği, demesinin bile düşünülemeyeceği yerde; aynı halkın seçtiği milletvekillerinin, yani milli iradenin tecelli ettiği bir başka odağın “benim canım böyle istedi” demesi, kendini milli iradenin “en üstün” tecelligahı, yansıma alanı sayması mümkün mü? Yargıç’ın devlet memuru olması neyi değiştirir?

Evet yasayı parlamento çıkarır, parlamentoyu halkın seçtiği insanlar oluşturur. Ama insanın hata yapması, zaaflarına, hırslarına yenilmesi her zaman mümkün olduğu için, demokrasilerde yargı da onu, yine kendisinin koyduğu kurallar çerçevesinde hizaya çeker.

Yani… Yargıcın, kafasına göre kural uydurması mümkün değildir; parlamentodan gelen yasadır onu bağlayan.

Peki sırf beni halk seçti diye, yasama organının her istediğini kanunlaştırması niye, nasıl mümkün olsun?

“Demokrasi, tek kişinin keyfiliklerine karşı mücadelenin özetidir” diye tanımladık yukarıda…  Öyleyse demokrasinin amacı, kralı, padişahı, sultanı, imparatoru atıp yerine seçilmiş parlamentoyu koymak değildir; keyfilik hiç azalmayacak olduktan sonra.

Kaldı ki…

Malum, ortaçağ Avrupa’sında senyör denilen feodal beyler vardı. Bizim toprak ağalarının Avrupalı türdeşleri… O dönemin “kural”ına göre evlenen her genç kızın, zifaf gecesini kocasıyla değil, bu senyörle geçirmesi gerektiğini okuduk biz kimi kaynaklarda…

Şimdi, demokraside, halkın tercihi seçilene tartışılmaz sınırsız her istediğini yapma yetkisini veriyorsa, bu böyle mutlak bir durum ise, senyörün gece yatak keyfini de kanun haline getirip resmi gazetede ilan etmek teorik olarak mümkündür.

Bu örnek elbette abartılıdır. Ama, “beni halk seçti istediğimi yaparım” saçmalığındaki olağanüstü abartıyı vurgulamak için biz de bilerek abarttık.

Halkın seçtiği organ olarak, sen daha dün (x) kuralını çıkarmışsın; yargı da o kuralı uyguluyor. İşi o. Ama sen, yargı, senin koyduğun aynı kuralı uygulamaya devam ederken, birden bire “hayır ben koymuş olsam da sen o kuralı uygulama” dersen ne olur?

İşte Türkiye’nin bugünkü hali!…

Yürürlükteki 1982 anayasası, halk oylamasında, yani hiçbir vekil mükül aracılığı olmaksızın yüzde 92 oranıyla kabul görmüş bir halk tercihi… Daha sonra yapılan tüm değişikler de, halk oylamasıyla doğrudan doğruya olmasa da, halkın yetki verdiği vekilleri aracılığıyla dolaylı olarak gerçekleşmiş. Yani değişiklikler de halk tercihi.

Ne diyor bu kurallar?..

Anayasanın 68’inci maddesi (dördüncü fıkra), “siyasi partilerin tüzük ve eylemleri, … laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz” diyor… Bu da milli irade!

69’uncu maddesinin 5’inci fıkrası, “bir siyasi partinin tüzüğü ve programının (yukarıdaki) dördüncü fıkraya aykırı bulunması halinde kapatılmasına karar verilir” diyor. Bu da milli irade…

6’ıncı fıkrası “… dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak bu nitelikteki fillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar verilir” diyor. Bu da milli irade.

Üstelik henüz verilmiş bir karar bile yokken kıyametler kopuyor… Ayrıca kıyamet koparanlar, “AKEPE laik cumhuriyet ilkesine aykırı hareket etmemiştir. Bu fiillerin odağı haline gelmemiştir” demiyor. Yani “suç işlememiştir” demiyor

Ne diyor? “Yüzde 47 oy almış iktidar partisi kapatılamaz. Bu demokrasiye aykırıdır” diyor. Yani, “suç işlemiş olabilir. Ama sen ona bakma. Aldığı oya bak. Beni de seçen parlamentonun, yani yasamanın çıkardığı kuralı, yani MİLLİ İRADE’yi ciddiye alma” diyor. Yani tıpkı İslamcı terör eylemleri karşısında “Müslüman suç işlemez” dedikleri gibi…

Sekizinci fıkra, “Temelli kapatılan bir parti başka ad altında kurulamaz” diyor. Bu da milli irade…

Dokuzuncu fıkra “Bir siyasi partinin kapatılmasına beyan veya faaliyetleriyle sebep olan kurucuları dahil üyeleri, Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının resmi gazetede gerekçeli olarak yayınlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka partinin kurucu üyesi, yöneticisi ve denetçisi olamaz” diyor. Bu da milli irade…

Anayasanın 84’üncü maddesinin son fıkrası “Partisinin temelli kapatılmasına beyan ve eylemleriyle sebep olduğu Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararında belirtilen milletvekilinin milletvekilliği, bu kararın Resmi Gazetede yayımlandığı tarihte sona erer. TBMM başkanlığı bu kararın gereğini derhal yerine getirip Genel Kurula bilgi sunar” diyor. Bu da milli irade…

Anayasa’nın 78’inci maddesi “Türkiye Büyük Millet meclisi üyeliklerinde boşalma olması halinde ara seçime gidilir. Ara seçim, her seçim döneminde bir defa yapılır ve genel seçimden otuz ay geçmedikçe ara seçime gidilemez. ANCAK, boşalan üyeliklerin sayısının, üye tam sayısının yüzde beşini bulduğu hallerde, ara seçimlerin üç ay içinde yapılmasına karar verilir” diyor. Bu da milli irade…

AKEPE ve onun Zürafa Sokak Fikirsel Korosu ise efgan efgan çırpınıyor: Yüzde 47 oy almış bir iktidar partisine karşı dava açmak milli iradeye karşı dava açmaktır (var mı böyle bir hukuk kuralı? Yani “yüzde 47 oy alan iktidar partisi kapatılamaz” diyen bir milli irade var mı?… Bu ayrı konu!!..)!!!.. Parti kapatma yetkisini yargıdan alıp, bizim seçtiğimiz bir kurula verelim… Hukuk değil demokrasi… Madem öyle, ben de anayasayı değiştiririm…

Ne demek, tam dava açılmışken anayasa değiştirmek?

Başbakan, Avrupa Birliğinin Kopenhag Kriterlerinin üstüne sürekli yeni kural getirmesini, kabadayılık görüntülü acınası bir çaresizlikle “canım tam maçın ortasında penaltı kuralı mı değiştirilir” diye eleştiriyordu. Ne farkı var?..

DTP kapatılırken “efendim hepimiz hukuka güvenelim…”

AKEPE kapatılırken “efendim, demokrasinin karşısına hukuk konamaz!…”

Bunun Fransa kralının “devlet benim” demesinden ayrı yanı var mı?!… Fransa kralının demek istediği de “benim irademin karşısına başka kural çıkamaz” idi…

Kaldı ki… “Kanunlar geriye yürümez.” 1950’lerin DP despotizmi döneminin ifadesiyle “Makable şamil kanun yapılmaz…” Bunlar hukuk fakültelerinin birinci sınıflarında daha ilk günlerde öğretilen kurallardır.

Ne demektir bunlar?

Bir kanun, yürürlüğe girdikten sonra meydana gelen olaylara, durumlara uygulanır; daha önce meydana gelmiş olay ve durumlara eski kanun uygulanır, demek… Nitekim yeni Sosyal Güvenlik Kanunu da, getirdiği kuralları halen çalışanlardan ziyade, yürürlüğe girmesinden sonra çalışma hayatına atılacaklar için öngörüyor.

Elbette bunun birtakım istisnaları vardır, ama genel kural budur.

Cumhuriyet Başsavcısı 14 Mart 2008’de AKP için kapatma davasını, Anayasa Mahkemesi nezdinde resmen açmış. Dava süreci başlamış. Hükümet Anayasa’yı en azından kendisinin kapatılmasını önleyecek şekilde değiştirmeye hazırlanıyor. Bunun ahlakiliği bir yana… Değişiklik dört başı mamur ne zaman yürürlüğe girebilir? Diyelim iki ay sonra… Geldik 14 Mayıs’a. Yüksek yargıçlar davaya mevcut anayasa hükümlerine göre başlamışlar, şimdi yeni hükümlere göre mi karar verecekler?

Bu, hukuk değildir. Adalet hiç değildir. Böyle hukuk kimseye güven vermez. Çünkü… Madem parlamento sırf halk seçtiği için her şeye yetkili kadir-i mutlaktır, siz beş yıl hapis öngören bir maddeden yargılanırken, birden bire müebbet hapis öngörür hale getirirse parlamento o maddeyi, bu adalet mi olur?!.. Her an her şeyin değişebileceği bir ortamda, bırakın hırsızlığı, adam öldürmeyi, değil konuşmak, kolunuzu bile kıpırdatamazsınız.

Ve en önemlisi… Dava henüz açılmış, daha duruşmalar başlamamış, henüz kendinizi savunmamışsınız. Bu ne telaş? Savunursanız kendinizi, belki beraat edeceksiniz!

Tek kişinin veya bir zümrenin keyfi iradesini, yönetimini yıkma yönündeki bin yılık demokrasi mücadelesinin ne anlamı kalır o zaman?

Yönetmek, yani siyaset, önce tanrısal irade idi. Sonra tek kişinin keyfi iradesi oldu. Şimdi tanrının, tek kişinin yerini parlamento çoğunluğu mu aldı? Az gittik uz gittik, bir arpa boyu yol mu gittik?

350 sandalye, evet bir milli irade.

Ama Anayasanın kendisi de, yukarıdaki maddeleri de milli egemenlik!!!..

Oysa 350 sandalyeden oluşan hukuk ve milli iradeyi esas alanlar, aynı milli iradenin onayı ile yürürlüğe giren, aynı milli iradenin vekillerince değiştirilen Anayasayı hukuk ve milli irade saymıyor!.. 350 sandalye demokrasi, Anayasa maddesi faşizm!.. Oysa ikisinin de kaynağı milli irade…

Sadece 350 sandalyenin milli irade sayılması bize göre ahlaki değildir, dürüstlük değildir. Çünkü ahlak, 350 sandalyenin üzerinde oturanların devekuşu misali iddia ettiği gibi sadece bir apış arası mesele değildir. Ahlak, esas olarak beyinsel iffettir, beyinsel bekarettir, beyinsel dürüstlüktür. Ve ahlaksızlık da esas olarak, apış arasında cereyan eden değil, beyinde cereyan edendir.

Bu memleket, ne yazık ki, kafayı çekip sağa sola saldırırken, cam çerçeve indirirken yakalanıp durdurulan serserinin “demokrasi yok mu lan bu memlekette” diye naralandığı yer!

Ve serseri serseridir… Ha İstanbul-Beyoğlu’nda, ha Ankara-Ulus veya Maltepe’de, ha bakanlıklarda!..


Şimdi gelelim Ergenekon zırvasına…

Size de her şeyden önce bu adlandırma ilginç ve fevkalade manidar gelmiyor mu?

Niye Ergenekon? Nedir Ergenekon?

Göktürklerin efsanevi yurdu…

Evet. Niye? Ne ima ediliyor? “Çekin gidin ana yurdunuza, ata yurdunuza” mı? Yoksa sadece “bunların hepsi ırkçı milliyetçi” mi?..

Buraya bir nokta koyduktan sonra…

Ergun Babahan kardeşimiz Sabah’ta “efendim, Ergenekon iddianamesinin ayrıntılarının gazetelerde yer almasına karşı çıkanlar, AKAPE davasının ayrıntılarının yer almasına hiç ses etmiyorlar” diye abuk sabuk bir savunma yapıyor. Olsun!… Gavurun ekmeğini yiyen kılıcını sallar… Patron fark etsin de, mantık muntuk önemli değil…

AKAPE davasının iddianamesi hazırlanırken hiç ama hiç kimsenin haberi olmadı… Hatta “ekipler amiri” Başbakanın bile!.. Ne zaman haberimiz oldu? Başsavcı, dosyaları bizzat Anayasa Mahkemesine teslim edip davayı açtıktan sonra oldu… O noktadan sonra artık iddianamenin gizliliği veya yayın yasağı diye bir şey söz konusu değildir. Yoktur böyle bir kural usül hukukumuzda. Gazetecilikte en bilinen hadisedir. Böyle önemli bir dava açıldı mı, gazetecinin ilk işi iddianameyi bilmek, öğrenmek, görüp okumaktır. Ama “dava açılınca!..”

Buna karşılık Ergenekon davasında iddianame henüz yazılıp tamamlanmış, mahkemeye sunulmuş, yani teknik tabirle dava açılmış değil. Yayın yasağı ve gizlilik bu nedenle söz konusu. Henüz soruşturma aşamasındayız. Ama savcının kimler için hangi yasa maddelerine göre mahkumiyet talep edeceği bile yayınlanıyor; o da yetmiyor daha açılmamış davanın kitabı bile çıkıyor. İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı yasağı delen gazeteler hakkında suç duyurusunda bulunuyor. Hiçbiri tınmıyor… Severim böyle hukuk devletini!..

Babahan, hukuk bilir de mi böyle saçmalar, bilmez de mi saçmalar bilinmez; ama böylesine saçmalamamak için hukuk bilmek de gerekmez zaten.

Ahmet Hakan adlı delikanlı, Hürriyet’teki köşesinde ne yapacağını şaşırmış durumda. Aşağı tükürse sakal, yukarı tükürse bıyık… Mürtedlik kolay değil tabi… Diyor ki; “Tamam Tayip Erdoğan çok ve büyük hatalar işledi. Ama el insaf… Çok ve büyük hatalar işledi diye, eli kanlı insanlık düşmanı, binlerce kişinin katili Hitler’e mi benzetmek gerekir…”

Erdoğan gaz odaları kurduğu için, Auschwitz toplama kampları kurduğu için benzetilmedi Hitler’e. Ama çok temel bir ortak nokta nedeniyle benzetildi. Tek adamlık özentisi… Kaldı ki gaz odaları, toplama kampları da zaten bu tek otoritelik hevesinin pratiğe yansımasından başka şey değildi. Hitler de önce “benim dediğim dedik… Ben ne diyorsam o… Ben halkım… Beni halk seçti…” diye başlamış, sonra toplama kamplarına, gaz odalarına sıra gelmiştir.

Vatandaşına “al ananı da git” diyebilen bir iktidar sahibinin, ileride ne yapacağını nereden bilelim? Hitler de iktidara geldiğinin birinci günü kurmamıştı toplama kamplarını!..

Öte yandan, tutukluluk, hep söylendiği üzere başka ülkelerde de bizde de sadece bir tedbirdir, mahkumiyet değil!.. Kanundaki ifadeyle “sanığın kaçma, delilleri karartma, delilleri yok etme ihtimali” varsa uygulanır.

İlhan Selçuk, hiçbir şey olmamış gibi serbest bırakılıyor…

Kemal Alemdaroğlu “tutuksuz yargılanmak üzere” serbest bırakılıyor. Anlamadım, nerede yargılanacak veya yargılanıyor? Açılmış bir dava mı var?

Gerekçe, “suçluluğuna dair kuvvetli emareler ve deliller bulunduğu…”

Mahkeme kesin karar verinceye kadar hiç kimse suçlu ilan edilemez. O ana kadar sanıktır, zanlıdır.

Tutukluluğun “sadece kaçma, delilleri karartma veya yok etme” ihtimaline karşı bir önlem olduğunu belirttik. Yoksa tutukluluk, “suçluluğuna dair kuvvetli emareler var”ın karşılığı değildir. Sadece kaçacağından, delilleri bozup yok edeceğinden kuvvetle eminsen tutuklarsın… Alemdaroğlu yaşı ve sağlığı nedeniyle bırakılıyor. Demek kaçma, delilleri yok etme endişesi yok.

Doğu Perinçek ve diğer İşçi Partililer ise yine aynı “suçluluklarına dair kuvvetli emareler, deliller var” gerekçesiyle tutuklanıyor. Bu gerekçeyle tutuklama yapılamaz. Ne kadar kuvvetli deliller, emareler olursa olsun, sanığın veya zanlının suçluluğuna tek hakim, hele savcı değil, mahkeme karar verecek.

Tayip Erdoğan, İlhan Selçuk’un salıverildikten sonra yaptığı “İktidar sakin olmalı, muhalefetle uzlaşmalı” açıklamasına “ya sizin bana ve partime yaptıklarınız!..” diye cevap veriyor…

Aklınız alıyor mu? Benim aklım almıyor.

Bu, resmen, tutuklamalardan Erdoğan’ın en azından bilgi sahibi olduğunu, daha ileri gidersek, ki durum onu gösteriyor, emri bizzat verdiğini veya verilen emri uygun bulduğunu sergiliyor. Bir tür itiraf yani… Bir tek biz değiliz böyle düşünen.

Nitekim Enis Berberoğlu’nun yazdıkları çok ilginç. Susurluk soruşturması sırasında Başbakan olan Mesut Yılmaz’ın görevlendirilecek soruşturmacıları bile belirlediğine atıfla, polis teşkilatında Yılmaz’la “ekipler amiri” diye dalga geçilmeye başlandığını hatırlatıyor.

Elif Şafak, Orhan Pamuk gibi “mümtaz muharrir ve muharrirelerin”, değil kargalar kahvaltılarını yapmadan saatlerce evleri arandıktan sonra göz altına alınmaları, kıllarına bile dokunulmayıp sadece dava açıldığında bile kıyamet koparan Avrupa Birliğinin komisyonu, mutat basın toplantısında konuyla ilgili soruyu “yorum yok” diye geçiştiriyor.

Ve Erdoğan, tutuklamalara alabildiğine sahip çıktığını gizlemeye bile gerek görmeden, hadiseyi İtalya’daki “temiz eller” operasyonuna benzetiyor. İlhan Selçuk, Doğu Perinçek, Kemal Alemdaroğlu kirli, Erdoğan onların ellerini veya kendilerini yıkıyor veya toplumu o kirlerden arındırıyor. Kendisinin elleri temiz ya!..

Soruşturma kapsamında tutuklu olan veya adı geçen, Drej Ali, Sedat Peker, Veli Küçük, Doçent Emin Gürses, Doçent Ümit Sayın, gezeteci Vedat Yenerer, gazeteci Güler Kömürcü, gazeteci Serhan Bolluk, Ferit İlsever, Adnan Akfırat, nihayet gazeteci İlhan Selçuk, eski rektör Prof Kemal Alemdaroğlu, parti lideri Doğu Perinçek’in beş benzemezliği bir yana…

El insaf!.. Bunun adı, zücaciye dükkanına fil gibi dalmaktır, saçmalamak için büyük bir özenle çabalamaktır.

Ayrıca İtalya’daki temiz eller operasyonu bizatihi başta iktidar olmak üzere siyasilere karşı gerçekleşti!.. Savcılar doğrudan milletvekillerinin canına okudu!.. Çünkü başta iktidar olmak üzere İtalya’da siyasilerin kendisi kirliydi. Kendisi pis olan, başkasının kirini nasıl temizler? Önce gir banyoya sen kendin bir temizlen derler adama!..

Nilgün Cerrahoğlu diyor ki: “Temiz eller operasyonu, «padişah» ya da «vezirin» emriyle gerçekleşmez. Bu operasyonun asıl hedefi, padişahların, vezirlerin şehzadelerin yarattığı pisliklerdir. Tepeden başlatılacak bir temizlik kampanyası biçimsel, yüzeysel ve görüntüsel olmaktan öteye geçemez!.. … Temiz eller hiçbir zaman iktidarlarca yönetilen bir icraat ya da operasyon olmadı. Tersine, «bağımsız yargı»nın yoz iktidarlar ve siyasi sınıfa karşı hayata geçirdiği bir süreç olarak yaşandı. Bağımsız yargının, kendisini dokunulmaz gören siyasiler ve iktidarların yolsuzluklarına, yozluklarına karşı açtığı bir savaştı «Temiz Eller». Bu savaşı, yargı bağımsızlığı ve milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılması mümkün kılmıştı. Başta Di Pietro, İtalya’da Temiz Eller operasyonuna imza atan bütün savcılar bana tekrar tekrar bunu söyledi.”

Peki ne demiş Di Pietro Cerrahoğlu’na: “Temiz Eller, yasallığın tescili demektir, hukuk devleti demektir. Hukuk devleti olmadan demokrasi olmaz. Hukuk devletinin vaz geçilmez şartı yargı bağımsızlığıdır. Hukuk devleti, yasama ve yargı erklerinin birbirinden tamamen bağımsız olması demek. Yargının yürütmeye bağlı olduğu bir ülkede, demokrasinin katresini göremezsiniz. Savcının, kanun adına denetleyeceği kişilere bağımlı olması, belirsizlik yaratır. Yarını kestiremezsiniz. … Kanunsuz işlere son vermek istiyorsanız savcıların parlamenterleri soruşturmasına imkan vermelisiniz. Biz bu zırhı kaldırabildiğimiz için Temiz Eller’i yapabildik. Savcılar bizde milletvekili telefonlarını dinleyebiliyor, ev ve işyerlerinde arama yapabiliyor, milletvekili etrafında 360 derecelik soruşturma yapma imkanına sahibiz.”

Temiz Eller’in bir başka savcısı Gherardo Colombo da dokunulmazlıkların İtalya’da 1993’te kalktığını, “güvenilirliğini yitiren parlamentonun, bu güvenilirliği yeniden kazanmak için dokunulmazlıkları kaldırmaya mecbur kaldığını” söylemiş.

Cerrahoğlu, yargıç bağımsızlığının İtalya’da “Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun Adalet Bakanı’ndan bağımsız özerk bir kurul olması” şeklinde işlediğini kaydediyor. Bizde ise, malum Adalet Bakanı yetmezmiş gibi müsteşarı da bu kurulun doğal üyesi. 12 Eylül Anayasasının belalarından biri olarak…

Burada hemen hatırlatmazsak olmaz.

Mevcut demokrasi kahramanlarımızın dış alkışçılarıyla birlikte en büyük tezi ne: “Ordu’nun etkisinin sıfırlanması…”

12 Eylül’ü kim yaptı? Ordu!…

Siz mümtaz iktidar partimizden hiç 12 Eylül’e yönelik eleştiri duydunuz mu? Hiç “yargıçlar, savcılar bağımsız değil” şikayeti duydunuz mu? Duymazsınız. Atatürk’ü, laikliği, cumhuriyeti ilk olarak onlar ezdi, Demirel’in seçim kürsüsünde Kur’an öpmesi hariç, hatip kürsülerinde ilk onlar ayet okudu; Türk-İslam sentezini Türkiye’nin temel resmi ideolojisi haline onlar getirdi çünkü. Nitekim soldan dönme liberal AKAPE destekçileri de hiç değinmez bu noktalara.

Yani Ordu onlara dokunmaz, hele onların istediğini yapar, onların istediği gibi oluverirse, demokrasiyle asla çelişmez.

Bizim ahlaksız milli irade dediğimiz de işte bunlardır; ‘halk seçti’yi siyasetçinin kirlerine dokunmamak olarak; ‘halk seçti’yi ben devletim olarak algılayan, kendisine dokunmayan yılanı bin yaşatan anlayış…

Bütün bu hengame niye kopuyor peki?

Efendim, soruşturma çerçevesinde adı geçenler iktidara karşı bir darbe hazırlığı içindeymiş. (Ona bakarsanız, kapatma davası bile bu şekilde yorumlanıp, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da derhal tutuklanmalıdır bence!..)

Sonra gelsin yorumlar… AKAPE ve Erdoğan demokrasinin parlak yıldızı, hatta ta kendisi ya!.. Eh, demokrasiye darbe yapılmış olacak…

Peki iktidar ne yapıyor? Onun yaptığına Erol Manisalı “sivil darbe” adını koyalı hani olmadı mı? Hatta iktidarın “abi”si Amerika’nın gazeteleri, bu kardeşlerine “İslamo-faşist” diyeli yıllar olmadı mı?

Eskiden, muhalefet edene “komünist” denir, muhalefet dozu artıp, iktidarlar sıkışınca “komünist tevkifat”lar başlardı. Şimdi komünistler bir bir yok edildiği, devşirildiği veya marjinalleştirildiği için, muhalefet edene “milliyetçi”, “ırkçı”, “darbeci faşist” deniyor; yakın arkadaşınız filan gibiyseler, size karşı daha fazla kabalaşamıyorlar ve istemeye istemeye “ulusalcı” deniyor. E tabi tevkifat da “ulusalcı tevkifat”ına dönüşüyor.

Ahmet Hakan kusura bakmasın. Bunun adı faşizmdir. Onun, “faşist” denmesine, Hitler’e benzetilmesine dayanamadığı büyük siyasetçi ise bal gibi “Türkiye ve Havalisi Garnizon ve Sıkıyönetim Komutanı” gibi davranmaktadır. Boşgeneral R. T. Hitler!..

Boşgeneral, sıkıyönetim bildirilerini neredeyse bizzat kendisi okuyor: Ey İlhan Selçuk. Sen beni eleştirirsen ben de seni göz altına aldırırım!.. Sen benden adalet iste ama imtiyaz isteme!..

Yani?..

Yani beni ve partimi eleştirdikten sonra göz altına alınmana tepki gösterilmesi, imtiyaz istemektir.

Peki “yüzde 46 oy almış bir iktidar partisine karşı kapatma davası açılamaz, açılsa bile kapatılamaz; kapatılacaksa ben bu anayasayı değiştirir kapatılmamı önlerim” ne demek?

Yok. O imtiyaz istemek değil. Belki “imtiyazını yine kendi yaratmak!..” Dahası demokratik hak, demokratlığın ta kendisi…

Hukuk!… Önemli değil hukuk. Ben yenisini yaparım olur biter!..

Evet. Anneme demokrat filan demeyin benim için! 80 yaşında sabaha karşı göz altına alınmıştan beter olur benim canım ihtiyarcığım!