ANKARA NOTLARI (1) VE BİRİNCİ GÖREV! (26 01 2010)

(2013 Haziran’ındaki Gezi Direnişi’nde de tekrar yayınladığımız bu çığlığı, 2015 Mayıs’ındaki Metal Direnişi için yeniden, belki yerin yedi kat altındaki bir zindanın yaş ve taş ve loş duvarınanezih-gencler vurulmuş bir yumruk gibi yayınlıyoruz… Anlayan, dinleyen, duyan, hisseden olur diye…) (23 Mayıs 2015 Cumartesi sabah 05:30… Cumartesi ekmeklerimizi yaparken)

26.01.2010… Son 15 gündür gece-gündüz direnişteki TEKEL işçisi kardeşlerimin çadırlarındayız…

İşçi sınıfına tepeden bakanlara, “bizde işçi sınıfı yok” zannedenlere, “20. yüzyıl bitti, artık işçi eski işçi değil, teknoloji ve bilgisayar ve iletişim çağı başladı, işçi profili ve niteliği değişti… saati vakte alıp artık globalleşelim!” sakızını çiğneyenlere, “artık sınıfsal çelişkiler bitti” diyerek, “şimdi asıl mesele kültürel, etnik ve dinsel sorunlar” icat edenlere, “bu halkla hiçbirşey yapılmaz” diyenlere işçi sınıfımız ve halkımızın tokat gibi yanıtını gördüm, yaşadım ve sizlerle de paylaşıyorum, paylaşmaya devam edeceğim… Vatanımızın dört bir yanından gelen işçi kardeşlerimiz; Ankara’nın işçisi, memuru, öğrenci gençliği ve en önemlisi esnafıyla kardeşçe paylaşım, dayanışma ve yaşam savunuculuğunda birleşiyor…

Eksikler yok mu? Var… Her şey mükemmel mi işliyor? Hayır… Zamanla ortaya çıkan organizasyon sorunları, dayanışma ve eşgüdüm yetersizlikleri elbirliği ile çözülmeye, bazı yanlış anlaşılmalardan çıkabilecek kırgınlıklar iyi niyetlice aşılmaya çalışılıyor… Ama şu bir gerçek: İşçi sınıfımız ve halkımız, “aydınlar”ı gene hazırlıksız, örgütsüz ve “suçüstü” yakaladı… Hepimize ders olsun… Sana da aşkolsun doğuran ve dokuyan anamız; amele sınıfımız…

Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın iki yazısını gelin birlikte okuyalım…

SOSYALİSTLERİN BİRİNCİ GÖREVİ

“SOSYALİST” gazetesi yeniden söz alıyor. Konuşacak. Neyi?

1- Esaslı Nokta: Örgüt Problemi;

Şöyle, hiç derinleştirmeksizin, aklınıza geliveren soruları önünüzdeki bir kâğıda dökmeye çalışın. “kafanız durur”. Her sorunun adını yazsanız, bir kâğıt şöyle dursun, bir defter yetmez. Öylesine çok problemler kasırgası içine düşersiniz. Hele bir de gençseniz.. ateş, duman, sisten göz gözü görmez.

Demek böyle fırtınalı, yangınlı, anacık – babacık gününe gelmişiz. Bir gerçek devrimcinin, henüz çocuk yaşındayken, o düşünce ve davranış fırtınalarına gebe sosyal yangınlar ortasında ne düşünüp, ne yaptığını bilmeyenimiz kaldı mı dersiniz? Der ki:

“Uzun, çetin ve ateşli bir dövüş yoluna girildi miydi, öyle bir an gelir ki, çekişmeli, merkezi ve esaslı olan noktalar kendilerini göstermeye başlarlar. O noktaların çözümü kavganın kesin çıkar yolunu belirler. Ve o noktalar yanında, dövüşün ufak tefek, belli belirsiz ikinci kerte sorunları gitgide arka plâna düşer.” (V.İ.U.L.: “Bir adım ileri, iki adım geri”, 1904 Mayıs).

Bugün Türkiye’de en çok “çekişmeli” olan, en “merkezi ve esaslı” nokta hangisidir? 50 yıldır her soluk alışta tekrarlanmış: ÖRGÜTLENMEKtir. Kimin örgütlenmesi? Üst sömürücü (Finans – Kapital ve Tefeci – Bezirgân) sınıflar, yâni beyler – ağalar evvel ezel dişlerinden tırnaklarına dek örgütlüdürler. Gereken HALK ÖRGÜTLENMESİdir.

Ancak Halkın Örgütlenmesi bile artık “harc’ı âlem” denilen biçimde, her önüne gelenin ağzında gevelene gevelene posası çıkmış bir sakıza döndürülüyor.

2- Esaslı Moment: Olaycığı Seçmek;

Güneşimiz ve yıldızlarımız oluşurlarken, evren; bir uçsuz bucaksız ışıklı bulutmuş. Ona fizik bilimikaos (mahşer) diyor. Bütün güneş sistemleri o mahşerden çıkmıştır. İnsanlık, uygarlığa (medeniyete) ulaşırken, toplum: küçücük kan örgütlü oymakların (kabile ve aşiretlerin), “soy”ların,“boy”ların sonsuz kaynaşması içinde mahşer gibi kıvranır, dururmuş. Ona, sosyal bilimtarihöncesi diyor. Bütün uygarlık düzenleri o kaostan çıkmıştır.

Türkiye’de bugün, sosyalizmin karşılaştığı düşünce ve davranışlar, evrendeki mahşere de, toplumdaki tarihöncesi kaosa da benzer. Ancak o mahşercil kaos, ne fizik kanunlarlaçözümlenebilir, ne de ilkel ve uygar toplumların orman kanunlarına, cöngül kanunlarına bırakılabilir. Bugün üçte iki insanlık gibi, biz de tarihöncesinde değiliz: Sosyalizm öncesindeyiz. Bilimcil sosyalizm, insanlığın “sınıflar savaşı” denilen en son hayvanlık konağından kurtuluş bilinci ve dövüşüdür.

Sosyalistler, önlerindeki sorunlar mahşeri ile kamanmazlar (ambale olmazlar). Çünkü ellerindediyalektik maddecilik (metot-mantık) gibi eşsiz araçları, silâhları vardır. Diyalektik; hem, objektif (nesnecil) ve somut (konkret) çelişkileri bir arada izleyiş, kavrayış kuralıdır. Hem de, momenti seçmekte başlıca sübjektif ve etkin olan İnsancıl düşünce-davranış kuralıdır.

Mahşeri seçeceğiz. Kaosta yöneleceğiz. Bunu söylerken, iki şey yapılacak demektir:

a) Olayların kendi gidişleri içinde hangi zincirleşmenin, hangi billûrlaşmanın kanunlaştığını ayırt etmek anlamında, SEÇMEK ve yönelmek;

b) Olaylar zincirini çekip ardından tümü ile sürükleyecek ana halkayı iyice tutup var gücüyle asılmak anlamında, SEÇMEK ve yönelmek…

Mahşer kalabalığında kendini ve dâvayı yitirmemek için; olaylar içinden asıl olaycığı, doğrular içinden“püf noktası” olan “doğrucuğu” seçeceğiz ki, hem doğru, hem doğurucu yönelişe ulaşabilelim.

3- Korporasyonizm (loncacılık) – Sendikalizm – Parlemantarizm;

Halkın örgütlenmesi deyince, onun püf noktası nerededir? Esnafı: Loncaya, işçiyi: Sendikaya, halkı: Parlemento‘ya hapsetmemektir. Amaç: Hepsi halkın sömürüden ve eziden kurtuluşu için bir biçim olan o örgütleri tabulaştırmak değil, insan yararına kullanmaktır. Örgüt için örgüt, dövüş için dövüş değil; halk için, işçi ve köylü için örgüt ve dövüştür.

Bir örnek önümüzde. En çok sesi duyurulan bir “sol” eğilimin en son önerisi de örgüt oluyor. Sayın CHP’nin, Sayın Genel Sekreteri B. Ecevit, “Türkiye Esnaf ve Sanatkârları Konfederasyonu”genel kurulunda şöyle diyor: “Üretmen Halk örgütlenmelidir.”

Burada önerilen “halk örgütlenmesi” kendiliğinden anlaşılıyor: Lonca yapılı bir ekonomik meslekörgütüdür. Ondan daha önemlisi var: İşçi sendikaları. Sendika da bir sınıfın ekonomik örgütüdür. Lonca ortaçağın, sendika modern çağın belirli sınıflarını, bütünü ile içine alıcı niteliktedir. Ne denli kendi sınıfının sırf ekonomik çıkarları ile yetinirse, o denli kendi içine kapalı, dar görüşlü, toplum ölçüsünde ülküsüz kalır.

Bu çeşit yığın örgütlerinin varabilecekleri en yüce basamak, Politikayı da kumar gibi oynayan en ünlü uluslararası biçimi ile Trade-unionisme adını alır. Tredünyonizmin sosyal niteliği: “işçi” adını taşımasına rağmen, hatta “İşçi Partisi” olduğu zaman dahi, tüm işçi sınıfını değil; işçi sınıfı içinden sivrilmiş aristokrat amelelerin ve işçi sınıfı içine sokulmuş küçük burjuva (ve burjuva, derebey) aydınlarının örgütte ağır basmasıdır. Bu sınıf yozlaşmasının politik niteliği: Sendikalizm (sendikayı, siyasi partinin üstünde bir devrim aracı gibi tutmak) ve parlemantarizm (parlamento dışındaki halkı ve eylemi küçümsemek) olur.

Dikkat edersek, sendikalizm ile parlamentarizm arasında bir çelişki var gibi gelir. Sendikanın rolünü abartmak; parlamentonun rolünü ufaltmak değil midir? Tersine, parlamentonun rolünü abartmak; sendikanın rolünü küçültmek değil midir?.. Böyle sanmak, görünüşe aldanmaktır. Sendikalizm: İşçi sınıfı içinde işveren sınıfı ajanlarının ağır basması, proletaryanın politika bilincinin körletilmesidir.Parlamentarizm: Hanyayı Konyayı anlamamış halkın, gözü açılmaksızın, her dört yılda bir sandık başına gider gitmez, her şey: bilerek, anlayarak oy verebileceği yalanını yutturmacadır.

Böylece, sendikalizm denilen tencere yuvarlanır, parlamentarizm adlı kapağını bulur. Sendikada İşçi sınıfı, parlamentoda tüm halk: İçyüzlerini tanımadığı kimseleri sözde seçer; sonra, “zâhir ben seçmişim” deyip, o kimselerin bütün ettiklerine katlanarak, kaderine küser. Her iki durumda da, tam: “Dalavere, malavere.. halk Mehmet nöbete” çıkarılır.

4- Örgüt Ana Halkasının Diyalektiği;

Demek, bugün Türkiye’de örgüt zincirinin ana halkası: Ne lonca kalıntısı dernekçilik, ne bilinç törpüsü sendikacılık, ne politika testeresi parlamentoculuk oyunları olamaz. Elbet işçi – köylü – halk – aydın vb. yığınlar, elden gelirse bir teki dışarıda kalmamak üzere en geniş ve en güçlü dernekler ve sendikalar içinde örgütlenmelidirler. Her sosyalist, her gün, her saat başı becermelidir o yığın örgütlenmelerini. Ancak, suyun başını politikanın kestiğini, politik savaşın ise her şeyden önce sosyal sınıf bilinci ile yöneldiğini, bir saniye bile unutmamalıdır. Ve saniye yitirmeksizin proletarya partisini gerçekleştirmelidir.

Suyun başı parlamentoda kesilmiyor mu? Evet. Öyleyse parlamentoyu, seçimleri ve ilh. efendi – ağalara bırakıp mı gideceğiz? Hayır. Elbet ülke çapında söyleneni herkesin işitebileceği en yüksek minare parlamentodur. Orada yalnız finans beyleri ile tefeci ağaların istedikleri ezanı okumalarına, birbirleriyle kayıkçı dövüşü yapmalarına seyirci kalamayız. Seçim kampanyalarında halkın bilgisizliğini ve bilinçsizliğini alabildiklerine sömürmelerine kaygısız abdalca bakamayız. Ancak, parlamento dışındaki halk, yani tüm millet uyarılmadıkça, meclis kürsülerinde, -o da bırakırlarsa!- bin yıl çekilecek en parlak söylevlerin halka maval okumak gibi geleceğini, halkın her şeyden önce“oy davarı” olmaktan kurtarılması gerektiğini bir salise, bir an bile unutmamalıdır. Ve ân geçirmeksizin proleterya partisini, hem halk, hem meclisler içinde savaştırmalıdır.

Görüyoruz; ekonomik eylem (dernek, sendika vb. yığın örgüt ve kampanyaları) de, politik eylem (meclis, seçim vb. seçkin örgüt ve kampanyaları) de, iki yüzü keskin kılıcın en yaman diyalektiği ile işler. Ve oportünizm de, revizyonizm de her şeyden önce Türkiye toprakları ve insanları için önerilecek bin bir türlü ekonomik ve politik düşünce ve davranışların mihenk taşına vurularak değerlendirilir. Dünya çapında ezberlenmiş doğrular ne olursa olsunlar, Türkiye’nin ekonomi ve politika örgütlenme zinciri üzerinde uygulanıp denenmedikçe, doğru değerlendirilemez.

5 – Oportinist kim? Revizyonist kim?

Kim işçi – köylü – aydın – esnaf örgütlenmelerine: “dernek ya sendika da neymiş? Biz devrimci sosyalistiz!” diye dudak bükerse, o oportünizmin de, revizyonizmin de en iflâh olmaz katırıdır. Böylesine “devrimci sosyalist”lere verilmiş “sosyalist-revolüsyoner” adı, anarşizmin, nihilizmin domuzudur… Kim, işçi sınıfı ile köylülüğümüzün bilimse sosyalistçe iktidar savaşı yapacak siyasi partisi olamaz der veya onu zamanı gelmedi! gibi altına etmiş şıh kerametiyle erteler ve geciktirirse, o oportünizmin de, revizyonizmin de en iflâh olmaz katırıdır. Böylesine başıbozukça beyinsiz işgüzarlıklar, her yerde, her zaman, en terörcü gösterişlere de sapıtsa, ileriye kaçan ödlekliğin ve bozgunculuğun domuzudur.

Örgüt için doğru olan diyalektik: Meclis ve seçim vb. alanlar için de aynen doğrudur. Daha yüksek devrimci eylemler birinci plâna çıkmadıkça, yahut burjuvazinin kendisi meclis kanunlarını, anayasaya bile metelik vermeyip, çiğneye çiğneye sıfıra indirmedikçe, her türlü meclisler ve seçimler dövüşlerinden kaçınmak, çekimserleşmek oportünizm ve revizyonizmdir. Ama, işçileri fabrika cehennemi, patron ve ajan provokasyonları ve kıyımları ile mücadelelerinde sendikalizme teslim etmek, köylüleri topraksızlık ve ağır kapitalizm ve devletçilik yükleriyle mücadelelerinde adaletsizliklere, idare ve kalem efendisi baskılarına ve jandarma dipçiğine darmadağın çıplak et olarak bırakmak, gençleri, yetmiş yedi buçuk finans-kapital ve hacıağa ajanları, casusları tarafından adım başında kurşunlanırlar, resmen gizli işkencelere uğratılırlarken anarşi ile suçlamak… ve hepsinin üstüne birer bardak soğuk su içerce, birer parlak parlamento nutku çekmek… Oportünizmin ve revizyonizmin en onmaz batağına gömülmektir.

8 Aralık l970

………………………….

İŞÇİ SINIFININ TARİHÇİL GÖREVİ

Sevgili işçi kardeşlerimiz!

Hangi cehennemde nasıl yakıldığımızı, siz herkesten iyi biliyorsunuz: Ne zaman kanunca ve insanca hak aramaya kalksanız önünüze kimler çıkıyor? Besbelli. Önce patronun her zamanki bekçi köpekleri sizi ürkütmeye çalışıyorlar.

O sökmedi mi, Patron, sizin, bizim içimizden yüzde bir iki zayıf ruhlu, zayıf yürekli, zayıf vicdanlı, toy, cahil biçare işçi arkadaşı kandırıyor. O kandırılmış beş on satılık kul köleyi silahlandırıyor, paralı asker gibi üzerimize sürüyor.

Bu üç beş kuruş bahşiş almak, yahut işinde kayrılmak, işinden atılmamak için kendi öz kardeşinden yakın olan işçi kardeşleri üzerine tabancalarla, bıçaklarla saldırtılan zavallıların çoğu hain oldukları için korkak çıkıyorlar. Sizin silahsız, kendilerinin silahlı olmaları bile yetmiyor. Elbirliği etmiş yüzlerce, binlerce işçi kardeşimiz önünde, o ciğerlerini beş paraya patron alçağına satmışlar bozuluyorlar.

O zaman, işverenin karakolda, yahut müdüriyette peylediği bir iki kanun çiğner, yahut rüşvetçi devlet silahlı güç âmiri kışkırtılıyor. Gizli yollardan işçiler düşman gösterilerek çağırılıyor. Onlar, hakkını arayan çalışan işçi yurttaşa vurmanın suç olduğunu biliyorlar. Kendilerini cezadan kurtarmak için o beş on işçi hainini önlerinden iterek yedeklerine alıyorlar. Hep birden namuslu çalışkanlara can düşmanı gibi saldırıyorlar.

Nerede fabrika, işyeri varsa, her gün, her saat işlenen bu cinayetler, büyük şehirlerin dışındaki ıssız işçi semtlerinde, Kanunun göremeyeceğini umdukları sapa kırlarda, vahşi yerlerde geçiyor. Ama sizin gözleriniz önünde haksız saldırının bir noktası bile gizli kalmıyor. Her an kurşunlanan, bıçaklanan biz işçileriz.

Ne işyerinde rahat bir soluk alabiliyoruz, ne evimizde çoluk çocuğumuzla emniyette yaşayabiliyoruz. Son zamanlar, artık işçi olmak, dağ başında eşkiya eline esir düşmekten bin kat beter oldu. Nedir bu başımıza gelenler? İşçi olduysak günaha mı girdik? Ne istiyorlar kan ter dökerek geceli gündüzlü çalışanlardan?

Boyuna emeğimizle patrona 10 değer yaratıyoruz. Patron bize 3 değerlik bir gündelik vermiyor. Üstelik bin hakaret, baskı yetmiyor. Aylıklı askerlerle kurşun, dipçik yağdırılarak, hürriyetimize, hayatımıza kastediliyor. Neden işçiye dağdaki hayduttan daha kötü gözle bakılıyor?

Sevgili işçi kardeşlerim. Bu başımıza gelenlere, dünyanın her yerinde “Sosyal Sınıflar Savaşı” denir. Biz işçiler her yerde, barışçıl yoldan en basit insanlık hakkımızı arıyoruz. İşverenler, hemen bekçi köpeklerini, külhanbeylerini, aylıklı askerlerini açıktan açığa silahlandırıyorlar. Biz işçilere karşı tabancalı, tüfekli, hançerli sınıflar savaşını kışkırtıyorlar.

Demek biz istesek de, istemesek de, işveren sınıfı işçilere karşı sürekli sınıflar savaşını hiç utanmaksızın sürdürmektedir. Üst katlarını pençesinde tuttuğu devletin silâhlı güçlerini de kendi özel köpekleri, aylıklı askerleri ile birleştirmenin hileli yollarını arıyor. Ve ne yazık ki, sık sık o fırsatı da buluyor.

Bir karısından dayak yemiş komiser, bir aferin budalası çavuş, açlıktan nefesi kokan bir rüşvet delisi temditli seçiyor. Bizim gibi köylü, şehirli işçi olan mehmetçikler, işsizlikten kırılmış polis memurcukları, kimsenin görmediği yerlerde üzerimize ateş etmeye zorlanıyorlar. Sonra, karşımıza geçen işveren sınıfı, biz işçileri hiç utanmadan sınıf savaşı yapmakla suçluyor. Yavuz hırsız işveren, ev sahibi işçi sınıfını böyle şaşırtıyor.

Böyle oldu bittiler önünde işçi sınıfımız ne yapacaktır? Zorla içine itildiği sınıflar savaşını görmezlikten gelmek de, şaşırmak ta haydut parababalarının  ekmeklerine yağ sürmek olur. Onlar yaptıkları soygunlarını, kanlı haydutluklarını haince, alçakça maskelemek için, örtbas edip herkesi aldatmak için:“sınıflar savaşı istemiyoruz!” diye ikiyüzlülüğün en namussuzcasını işliyorlar. Ve ardından gizli açık silahlı adamlarını işçilerin üzerine saldırtıyorlar. Karagöz’deki cıfıt gibi: hem vuruyorlar, hem “ne vuruyorsun be!” diyorlar.

Bu kahpece oyunda şaşırmamak için istemeyerek başımıza açılmış bulunan sınıflar savaşını; büyük işçi sınıfımıza yaraşır bir uyanıklılıkla açıkça görelim, duruca bilelim, bilincimize çıkaralım. 35 milyon Türkiye halkı içinde sayıları bir kaç bin zibidiyi geçmeyen bir avuç satılık; vatansız, millet sömürgeni, işçi düşmanı parababasının niçin her dakika halkımızı sınıflar savaşına zorladığını iyice kavradık mıydı, ondan sonrası kolaydır… Bu, kulağımıza küpe olması gereken birinci derstir.

Bir kaç bin kurnaz yalancının mumu yatsıya kadar bile yanmaz. O bir kaç bin kurnaz, niçin ve nasıl çalışanların her günkü bir lokma ekmeğini bile çok görüyor… işçi ve köylü fukaranın çoluğunu çocuğunu, evini, barkını darmadağın sokağa atabiliyor… hakkını arayan emekle değer yaratıcı insanlarımızın üzerine ikide bir süngü, ateş, kurşun… sıkışınca tank, uçak yağdırabiliyor? Niçin ve nasıl mı? Çok basitçe: Siyasi iktidarı TEKELinde tutarak ve tutabildiği için… Bu, kulağımıza küpe olması gereken ikinci derstir.

Çivi çiviyle sökülür. O, ciğeri beş para etmez, memleketin gümrüklerini “batılı” dedikleri parababalarına,“Ortak Pazar” dalaveresine kurban ederek milleti resmen satan bir kaç bin soyguncu ortada. Bu güruh madem ki, politikanın su başlarını kesip iktidarı tekelinde tutarak türlü canavarlıklarını yapabiliyor…

Sonra, Meclis’e soktuğu adamlarıyla kayıkçı dövüşleri çıkararak dikkati o hokkabazlıklara çekebiliyor… Sonra, ezik, bitik, aç, işsiz yığınlarımıza koleralı zemzem satarak, her çapulun ve haydutluğun “din iman, bin mintan” adına yapıldığını da rahatça yutturmanın yollarını parayla, zorla, sürü sürü sözüm yabana “gizli” tarikatlarla arayıp bulabiliyor… Bunun önüne siyasi iktidarı ele alma savaşından başka hiç bir şey geçemez. Bu, kulağımıza küpe olması gereken üçüncü derstir.

İktidar lâfla alınmaz. Normal olarak siyasî iktidar savaşı yapacak bir sınıf partisi ile alınır. Bir askercil vuruş, bir çete baskını: her hangi şartlı momenttenveya sürprizden yararlanarak iktidara çıkamaz mı? Belki çıkar. Ama iktidara çıkmak değil, çıkılan yerde tutunmak iştir. Bugün iktidarda tutunmanın tek şartı: Modern bir sosyal sınıfa gerçekten dayanmış, yedek sosyal güçleri akıllıca kullanabilen bir öncü örgüt(siyasî parti) ile olur. Çalışan yığınlarımızın siyasî iktidarda tutunacak örgütü, ancak işçi sınıfı partisi olabilir. Bu, kulağımıza küpe olacak dördüncü derstir.

Fabrikaları, yolları, çiftlikleri, sarayları; şehirleri, gecekonduları yapan ve işleten işçi sınıfımız; devrimci gençlikle el ele; işçi sınıfı partisini de yapacaktır. Çünkü işçi sınıfı partisini yapıp yürütmeyi beceremedikçe, başka her şeyi yapmanın, dünyaları yeniden kurmanın, insanca yaşamak için yetmediğini, her günkü gözyaşlı ve kanlı denemeleriyle sınamıştır. Daha da çok sınayacaktır. Yaşamanın ve bin bir günlük dövüşün verdiği bu en büyük denemeli ders, öteki aşırıca açık 4 düşünce ve davranış dersi ile çelikleşecek, mızraklaşacak, bir avuç asalak gerici geriletici vatan haini parababasının iktidar tekelini ve sınıf tahakkümünü yenecektir.

Tarihin yörüngesi, en ufak ikirciliğe yer bırakmayacak ölçüde, işçi sınıfının yörüngesine girmiştir. Ne denli parlak göktaşı görünmek tutkunluğu içinde bulunurlarsa bulunsunlar, eğer uzayın sağır boşluklarında yitmek istemiyorlarsa, bütün devrimci yıldızlar, tarihin ve işçi sınıfının yörüngesi içine akmalıdırlar. Bu yörünge proletarya (işçi sınıfı vp) partisidir.