AMERİKA, İRAN'I PARÇALAMAK İSTİYOR!

Yazar netpano’dan  

Türkiye, Kuzey Kafkasya ve Volga civarında yaşayan halkların sevgisini kazanma konusunda Moskova’nın Arap ülkelerinden ve Londra’dan ithal edilen Vahabiliğe kıyasla daha ciddi bir rakip olacak. Şu veya bu şekilde Amerika’nın İran’a yönelik olası bir askeri harekatı, kestirilmesi zor karmaşık sonuçlar doğurabilir.


(Rus haber ajansı Rosbalt-6 Mart 2007, Algoritm yayınevi baskılı “Geleceğe Giriş… 2020’de Dünya” adlı kitap kaynaklı Rusça yazının özeti)

Türkiye’nin dış politikası, Avrupa ekseninden Hazar, Kafkasya ve Orta Asya eksenine kayacak. Bu koşullar altında ise Türklerin AB’ye girme düşüncesini unutmak zorunda kalacağı açık. Bu durumda Türkleri, Kuzeydoğu’ya yönelen “dev bir enerji ülkesi” olma yolu bekliyor. Burada özellikle ilgi çeken, bahsedilen bu senaryonun hayata geçirilmesinin, Rusya’nın Müslüman nüfusu üzerinde nasıl bir etki bırakacağı. Çünkü sınırları genişletilmiş, dinamik bir gelişme seyri içinde olan ve radikal İslamcıların sebep olduğu olayları sert bir biçimde bastıran bir rejime sahip bir Türkiye, Kuzey Kafkasya ve Volga civarında yaşayan halkların sevgisini kazanma konusunda Moskova’nın Arap ülkelerinden ve Londra’dan ithal edilen Vahabiliğe kıyasla daha ciddi bir rakip olacak. Şu veya bu şekilde Amerika’nın İran’a yönelik olası bir askeri harekatı, kestirilmesi zor karmaşık sonuçlar doğurabilir.

Rus Haber Ajansı Rosbalt’tan Ruslan Saidov, Anton Surikov, Vladimir Filin yazdı

Ruslan Saidov, Anton Surikov, Vladimir Filin
Rus Haber Ajansı Rosbalt
RUSYA, Moskova:
Lübnan’a karşı askeri harekat başlatan İsrail’in kendi güçlerine aşırı derecede güvenip sonra da çıkmaza girmezi sonucunda, Lübnan’ın, Irak ve Afganistan ile aynı çizgide durup uzun bir süre için Orta Doğu’da çatışma üssü haline gelmesi tehlikesi belirdi. Bu ise yalnızca Tel Aviv’in değil, Washington’un da böylesine önemli bir bölgede izlediği politikanın yaşadığı en ciddi kriz anlamına geliyor. Bu durumda Bush Yönetiminde köşeye sıkışan Cheney ve Rumsfeld’in başını çektiği radikal unsurlar, eskisinden daha büyük bir azimle bütün sorunları bir seferde çözüvermek için ABD’yi bu kez İran ile yeni bir savaşa sürükleyebilir. Böyle bir senaryo ihtimal dışı değildir.
İki ülkenin güçleri değerlendirildiğinde, İran’ın bazı avantajlara sahip olduğu belirtilmeli. Birincisi, halihazırda ABD’nin İran topraklarında kara kuvvetlerini de kullanabileceği geniş çaplı bir harekat düzenlemesi mümkün değil. Pentagon savaş durumunda -Yugoslavya örneğinde olduğu gibi- havadan sözde nokta atışları ve özel birliklerin yerel çapta harekatlarıyla sınırlı kalmak zorunda kalacak. İkincisi, İran’ın petrol ihracatını durdurmak yada Hürmüz Boğazı’nı bloke etmek ve onun üzerinden yapılan petrol nakliyatını sekteye uğratmak gibi seçenekleri de var.
Bununla birlikte, bu ve diğer önlemlerin etkili olup olmayacağı tartışmalı. Örneğin, Iraklı Şiilerin isyanlarını örgütlemeye yönelik çabaların da ne derece başarılı olabileceği belli değil. Irak’ta Tahran’ın desteklediği silahlı grupların varlığı şüphe götürmez. Bu gruplar, gerekli emri aldıklarında, ABD güçlerine yönelik saldırılar gerçekleştirebilirler. Saldırılardan farklı olarak toplu halk direnişlerini organize etmek ise daha karışık bir meseledir. Burada Ali el Sistani’in liderliğindeki Iraklı Şiilerin kriz durumunda nasıl bir tavır alacaklarını tahmin etmek önemli. Şimdilik Şiiler, hem Washington hem de Tahran ile pazarlık yaparak, kendi oyunlarını sürdürüyorlar.
Iraklı Şii liderlerinin, Amerika ile İran arasındaki çatışmaya dahil olmadan, Amerikalılardan daha fazla tavizler koparma yolunu seçmeleri ihtimal dışı değildir. Fakat Washington’un el Sistani’ye İran’ın petrol zengini Arapların yaşadığı Huzistan bölgesini teklif ettiği ve böylelikle ABD’nin himayesinde bir nevi yeni Şii Arap Devleti’nin kurulacağı şeklinde bir senaryo da düşünülebilir. Washington temel strateji olarak, İran’ı parçalamaya yönelik bir stratejiyi seçebilir. Çünkü İran uluslu bir ülkedir ve tıpkı Rusların SSCB döneminde olduğu gibi nüfusunun yalnızca yarısını Farslar oluşturur. Doğru bir taktikle, İran’ın bazı illerinde farklı etnik gruplar arasında kanlı çatışmalar ve etnik azınlıkların silahlı eylemleri tahrik edilebilir. Burada ilk olarak, fiilen bağımsız Iraklı Kürtlerin geniş desteğini alan, Sünni bir nüfusa sahip Irak Kürdistanı kastediliyor. Huzistan’daki ya da Azerilerin yaşadığı Kuzeybatı İran’daki bir isyan girişimi daha da sancılı olabilir. Fakat ABD’nin bu bölgelerde isyanları kışkırtması, Irak Kürdistanı’ndakine göre çok daha zor olur.
Bu konuyu Türkiye’nin rolü gibi çok önemli bir etmeni dikkate alarak yeniden ele almak gerek. Atatürk döneminden beri, bu ülkenin devletinin yapısı, iki temel ilke üzerine temellendiriliyor. Birincisi, devletin 1920’li yıllardan itibaren pekişen laik niteliği. İkincisi, mevcut sınırlar dahilinde toprak bütünlüğü. Türkiye’nin laik düzeninin ve toprak bütünlüğünün güvencesi ordusudur. Yakın zamana değin, ordunun siyaset üzerinde oldukça büyük bir etkisi vardı. Avrupa Birliği üyeliği çerçevesinde yapılan değişikliklerle ordunun siyaset üzerindeki etkisi azaltıldı. Türk Hükümetini oluşturan ılımlı İslamcıların ve PKK bölücülerinin devletin temellerine yönelik saldırılarına izin vermeyen ordudur.
Türkiye’nin ekonomisi oldukça dinamik bir gelişme sergiliyor. Üstelik Türk devleti, bu gelişmenin devamı için uygun koşulların sağlanmasını -dış politika dahil olmak üzere- kendi politikasının başlıca hedefi olarak görüyor.
Türklerin bir diğer öncelikli hedefi ise, aslında kendilerini pek de istemeyen Avrupa Birliği’ne girmek. Türkiye, yine de Kuzey Kıbrıs gibi kendisi için çok önemli bir konuda dahi emsalsiz tavizler vermeye hazır olduğunu belli ederek, entegrasyon için azami ölçüde gayret gösteriyor. Avrupa entegrasyonu uğruna, dış politikasının diğer eksenlerini de feda ediyor. Örneğin, Rusya ve BDT ile olan, ekonomik pragmatizm çerçevesinde sınırlandırılan ilişkiler.
Bu durum 90’lı yılların ilk yarısıyla karşılaştırınca, çarpıcı bir tezat oluşturuyor. O dönemde Türkler, Müslüman halkların yaşadığı coğrafyada lider konumda olmaya çalışıyor, bu halklara kendi devlet yapısını ve ekonomik sistemini bir model olarak sunuyorlardı. Fakat Türkiye’nin ekonomisinin zayıflığı, 90’lı yılların ortasında petrol fiyatlarında yaşanan düşüş yüzünden Kafkasya ve Orta Asya’ya karşı duyduğu ilginin azalması ve Avrupa ekseni, Türkiye’nin eski Sovyet coğrafyasında ekonomik varlığını sürdürmekle birlikte, siyasi varlığına son vermesi sonucunu doğurdu. Bakü-Tiflis-Ceyhan gibi önemli bir boru hattı, siyasi bir boyut olan tek proje olarak kaldı.
Bugünün Türkiye’sinin belirgin özelliği, nüfusunun ve seçkinlerinin aşikar şekilde Amerikan karşıtı tutumları. Bunu, yalnızca kamuoyu yoklamaları sırasında değil, alınan önemli kararlarda da görmek mümkün. Örneğin 2003 yılında Türk Hükümeti, ABD’nin Irak’a girmek için Türkiye topraklarını kullanmasına izin vermedi. Benzer bir biçimde Türkiye, ABD’nin İran yönelik olası bir saldırısına dolaylı olarak bile katılmak istemiyor. Oysa ki, yakınlaşmakta olan savaş, Türkler istemese bile, büyük ihtimalle onların bu savaşın dışında kalmasına izin vermeyecektir.
Bu ihtimal ise, tam da Pentagon’un İran Azerbaycan’ına ilişkin planlarıyla bağlantılı. Halen orada 25 milyon Azeri yaşıyor. Bilindiği gibi, temel özellikleri itibarıyla Azeriler ve Türkler aynı millettendir. Aralarındaki tek fark, Azerilerin Şii, Türklerin ise Sünni olması. Şayet ABD, İran’da bir Azeri isyanını kışkırtabilirse, bu hareket milliyetçilik ve aynı zamanda laiklik sloganlarının eşliğinde mümkün olacak. Yani Türkleri ve Azerileri birbirinden ayıran dini faktör geri plana çekilirken, milliyetçilik öne çıkacak. “Böyle bir isyanın çıkması ihtimali nedir?” sorusunu sormak yerinde olur. Teorik olarak, direnişçilere doğrudan askeri yardımın yapılması, yüklü miktarda para verilmesi, Türkiye’nin de dahil olduğu diğer ülkelerden deneyimli ve gönüllüler kadrosunun gönderilmesi ve istikrarlı bir biçimde İran’daki çeşitli hedeflerin havadan bombalanması gibi olmazsa olmaz koşullar yerine getirilmesi durumunda, böyle bir direniş mümkün gözüküyor.
“Olası bir isyanın Güney Azerbaycan’daki jeopolitik sonuçları neler olabilir?” sorusu da önemlidir. Açık olan şu ki, bu durumda bölgede Türkiye istikrar sağlayabilecek tek güç olarak kalacak. Kendi soydaşlarının katıldığı bu etnik nitelikli çatışmalarda Türkler, Amerika’nın liderliğindeki askeri harekatta yer almak istemeseler bile, müdahale etmekten de kaçınamayacaklardır. Güney Azerbaycan’ın siyasi ve askeri kontrolünü üstlenmek zorunda kalacaklar.
Böylelikle, nasıl bir hukuki düzenlemeye tabi olacağına bakılmaksızın, milliyetçi, laik ilkeler temel alınarak, Türkiye, Kuzey Kıbrıs, Güney Azerbaycan ve Azerbaycan Cumhuriyeti’nden meydana gelen, toplam nüfusu 110 milyonu bulan tek bir askeri ve siyasi oluşum şekillendirilecek. Üstelik, böyle bir oluşumun yörüngesine, kaçınılmaz olarak, hidrokarbon rezervleri açısından zengin Türkmenistan, Türkmenlerin yaşadığı Afganistan ve Türkmenistan’ın eyaletleri ve kısmen Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan ve Özbeklerin yaşadığı Afganistan’ın Mezar-ı Şerif bölgesi girecek.
Başka bir deyişle, Türkiye’nin dış politikası, Avrupa ekseninden Hazar, Kafkasya ve Orta Asya eksenine kayacak. Bu koşullar altında ise Türklerin AB’ye girme düşüncesini unutmak zorunda kalacağı açık. Bu durumda Türkleri, Kuzeydoğu’ya yönelen “dev bir enerji ülkesi” olma yolu bekliyor. Burada özellikle ilgi çeken, bahsedilen bu senaryonun hayata geçirilmesinin, Rusya’nın Müslüman nüfusu üzerinde nasıl bir etki bırakacağı. Çünkü sınırları genişletilmiş, dinamik bir gelişme seyri içinde olan ve radikal İslamcıların sebep olduğu olayları sert bir biçimde bastıran bir rejime sahip bir Türkiye, Kuzey Kafkasya ve Volga civarında yaşayan halkların sevgisini kazanma konusunda Moskova’nın Arap ülkelerinden ve Londra’dan ithal edilen Vahabiliğe kıyasla daha ciddi bir rakip olacak.Şu veya bu şekilde Amerika’nın İran’a yönelik olası bir askeri harekatı, kestirilmesi zor karmaşık sonuçlar doğurabilir. Teorik olarak burada her şey mümkün: ABD’nin rezil bir biçimde bölgeden çekilmesi, İran’ın parçalanması ve durumun kontrolden tamamen çıkması halinde, nükleer silahlar kullanılabilir bile.