ALPASLAN IŞIKLI: VENEZÜELLA’DA CHAVEZ

Yazar Alpaslan Işıklı

NEOLİBERALİZMİN LATİN AMERİKA SERÜVENİ

Neoliberalizm, sözlük anlamıyla yeni özgürlükçülük demek oluyor. Oysa ne yenidir, ne de özgürlükçüdür. Yeryüzü, bu ideoloji ile 19. yüzyıl öncesinden bu yana tanışıyor. Önce liberalizm adıyla ve esas olarak Batı dünyasında hayata geçirilmiş olan bu ideoloji, bir asırdan fazla süren uygulamaları çerçevesinde sömürü, yoksulluk ve sınıf çelişkisi türünden felaketlere ortam hazırlamıştır. Nihayet, birbiri ardından gelen dünya savaşlarının, telafisi yıllar alan kayıplara yol açmasından sonradır ki Batı ve Kuzey Avrupa’da bir cankurtaran simidi gibi işlev gören sosyal devletin doğuşu gerçekleşmiştir. ABD’de 30’lu yıllarda baş gösteren bunalım döneminin aşılması da Roosevelt’in mevzii ölçekte de olsa uyguladığı planlı devlet müdahalesi sayesinde mümkün olabilmiştir. Ülkemizin liberalizmin doğurduğu felaketlerin olabildiğince dışında kalabilmesi ise, Atatürkçü sosyal ve ekonomik model sayesinde sağlanabilmiştir. Bu model, sosyal devletin uluslararası sömürüye dayanmayan bir türü olarak somutlaşmıştır.

Liberalizmden Neoliberalizme

Liberalizm, bir başka adıyla “vahşi kapitalizm”, sendika özgürlüğü başta olmak üzere hiçbir sosyal hakkın tanınmadığı koşullarda hayata geçmişti. Neoliberalizm de dayatıldığı her ülkede özgürlüklerin rafa kaldırılması sürecini beraberinde getirmiştir. Şili’de neoliberalizmin başarısı, tarihin kaydettiği en kanlı diktatörlüklerden birisi olan Pinochet rejimi sayesinde mümkün olabilmiştir. Ülkemizde de IMF destekli 24 Ocak 1980 kararlarıyla başlayan neoliberal tırmanışın gerektirdiği siyasal ve hukuksal dönüşümlerin sağlanabilmesi için, aynı yıl, 12 Eylül’ün yaşanması gerekmiştir. Bu örnekler artırılabilir. Nihayet, neoliberalizmin dünya ölçeğindeki başarısı için, demokrasi ve insan haklarını hiçe sayan küresel boyutlu istila emellerinin kabardığına tanık olmaktayız. 11 Eylül saldırıları, Irak’ın istilasıyla belirginleşen bu süreç açısından yeri doldurulmaz bir bahane oluşturmuştur.

Neoliberalizmin egemenliği, tüm dünyada sosyal devlet kazanımlarının tahribi ve sosyal devlet yanlısı siyasal oluşumların güçsüzleşmesi olgusunu da beraberinde getirmiştir. Başlıca Batı ülkelerindeki sosyal demokrat partiler ya iktidarlarını kaybetmişler ya da neoliberalizmin dümen suyuna girmişlerdir. İsveç’te sosyal demokrat parti, Olof Palme’nin öldürülmesinden sonra onun başlattığı pek çok konuda geri adım atmak zorunda kalmıştır. Fransa’da Mitterand, İspanya’da Gonzales ve Almanya’da Oskar Lafontaine’in tasfiyesiyle birlikte Schröder, belirgin bir biçimde neoliberalizme kaymışlardır. Bu sürece, İtalyan Komünist Partisi’nin 1991’de kendi kendisini dağıtması ve Sovyetler’in çökmesiyle birlikte dünyanın tek kutuplulaşması yönündeki oluşumlar da dahil edilebilir. Bütün bunların karşısında, Blair ve Clinton’un neoliberalizme kılıf olmak üzere icat ettikleri “üçüncü yol”, bizim ülkemiz de dahil olmak üzere, geniş bir alanda yankılarını sürdürmektedir.

Ne var ki neoliberalizmin başarısının kalıcı ve gerçek olmayacağı şimdiden belli olmaya başlamıştır. Liberalizmin, yani 19. yüzyıl vahşi kapitalizminin insanlığı nerelere götürdüğü daha önce görülmüş bulunuyor. Günümüzde de vahşi kapitalizmin yeniden diriltilmesinden başka bir anlama gelmeyen neoliberalizmin insanlığı farklı bir yere götüreceği yönünde hiç bir neden bulunmamaktadır. Bu nedenledir ki tüm Batı ülkelerinde sosyal devlet karşıtı politikaların yol açtığı sosyal sorunların ve huzursuzlukların ardı arkası kesilmemektedir.

Neoliberalizm ve Latin Amerika

Neoliberal dayatmaların ciddi sorunlarla boğuşmak zorunda bıraktığı bölgeler arasında ilk akla gelen, Latin Amerika’dır. Washington, IMF, Dünya Bankası ve Amerikalılararası Kalkınma Bankası tarafından kıvama erdirilmiş bulunan bağnaz neoliberalizmin tahripkâr sonuçları, Latin Amerika’da, Venezuella’nın ardından Brezilya, Arjantin, Panama ve Uruguay’da özellikle son birkaç yıl zarfında belirgin bir biçimde bağımsızlıkçı ve sosyal devlet yanlısı iktidarların biçimlenmesi sonucunu doğurmuştur. Neoliberalizm ve Latin Amerika birbirleriyle o kadar bağlantılandırılmıştır ki, 70’li yıllarda neoliberal model ilk defa piyasaya sürüldüğünde, tüm dünyada olduğu gibi bizim ülkemizde de “Latin Amerika modeli” olarak nitelendirilmiştir.

Neoliberal modelin Latin Amerika’ya dayatılmasında da baş rolü oynamış bulunan ABD adına, asıl amacın demokrasi ile ilgisi bulunmadığı mümkün olan açıklıkla itiraf edilmiş bulunuyor. Başkan (baba) Bush, 2 Mayıs 1989’da Amerikalılar Konseyi’nin bir toplantısında şunları söylüyor: “Demokrasiye bağlılık, amaçladığımız yeni Amerika uluslar topluluğunun dayandığı unsurlardan yalnızca bir tanesidir. Hedef olarak, pazar ekonomisinin yaşamasının, gelişiminin ve egemenliğinin güvence altına alınması benimsenmelidir.”

Latin Amerika, neoliberalizmin laboratuarı olmanın fiyatını çok pahalı ödemektedir. 1980’de yoksulluk sınırının altındakilerin sayısı 120 milyon iken 2001’de 214 milyon (nüfusun yüzde 43’ü) olmuştur.  92,8 milyon kişi (nüfusun yüzde 18,6’sı) açlık çekmektedir. İşsizlik çığ gibi büyümüştür. Sosyal ve ahlaki sorunlar akıl almaz boyutlara varmıştır.

Bu nedenledir ki Latin Amerika tam bir kaynar kazana dönmüş bulunuyor. Bu arada, ciddi arayışlar ve bazı önemli alternatif çözüm girişimleri de elbette ki gündemdeki yerini almıştır. Bunlardan ilki, Şili’de 1970’de demokratik yolla iktidara geçen Salvador Allende tarafından gerçekleştirilmişti. Allende, yoksulluğu ve sosyal adaletsizliği yenme konusunda kısa zamanda önemli başarılar sağladı. Ne var ki CIA’nın tahrik ettiği bir dizi karışıklığın ardından 11 Eylül 1973’te iktidara el koyan faşist cunta, Allende’nin başında bulunduğu demokratik rejime son verdi. Allende hunharca katledildi ve halkı için sağladığı kazanımlar tahrip edildi. Buna rağmen, Latin Amerika’da neoliberal dayatmalara karşı gelişmeler son bulmuş değildir. Daha yakın dönemlerde gözlemlenen bu gelişmeleri, kısaca da olsa gözden geçirmek, yararlı görünmektedir.

Venezuella’da Chavez

Güney Amerika’da 912.000 km2lik bir alana yayılmış yaklaşık 25 milyonluk bir nüfusa sahip olan Venezuella, dünyanın sayılı petrol üreticisi ülkelerindendir. Bu özelliği, ülkenin kaderini belirleyen unsurların başında gelmektedir. Hugo Chavez’in cumhurbaşkanı olarak iktidara geçtiği 1998 yılına öngelen 25 yıllık dönemde bu ülkenin elde ettiği petrol geliri, Marshall planının kapsadığı mali büyüklüğün 20 katına eşit bir değer oluşturmuştu. Ne var ki ülkede büyük bir çoğunluk Kuveyt’in en fakirlerinin, buna karşılık sınırlı bir azınlık Kaliforniya’nın en zenginlerinin standardında bir yaşam sürdürmekteydi. Yoksulluk sınırının altında yaşayanlar, nüfusun yarısından fazlasını oluşturmaktadır.

Toprak dağılımındaki olağanüstü adaletsizlik, Venezuella’nın bir diğer önemli yarasıdır. Bir avuç toprak ağası, “latifundio” denilen büyük arazilerin yüzde 70’ini elinde bulundurmaktadır. 1999 yılı verilerine göre, çalışma yaşındaki nüfusun dörtte biri işsizdir. Aynı yıllarda, 200 bin çocuk dilencilik yapmaktadır.

Venezuella, Chavez öncesi 40 yıllık dönemi, tam bir yolsuzluk ve kaos batağına batmış olarak geçirmiştir. Bir Batılı gözlemci (İ.Ramonet), Venezuella’yı “en çürümüş ve en eşitsiz” ülke olarak tanımlamaktadır. Mevcut iki büyük parti (Demokratik Eylem, Hıristiyan Demokrat) bu durumun başlıca sorumlusu olarak görünmektedir. Chavez’in iktidarı bu koşullarda ve bu koşullara bir tepki olarak ortaya çıkmıştır.

O yıllarda Venezuella’da hüküm süren Carlos Perez’in dikta yönetimine karşı ilk başkaldırı 1989’da patlak vermişti. Bir kısım sendikaların ve silahlı kuvvetler mensuplarının dahil olduğu bu eylem başarısızlıkla sonuçlandı. Bunu 1992 yılı Şubatında içinde Chavez’in de yer aldığı darbe girişimi izledi. Chavez o tarihte 45 yaşında bir subaydı ve bu darbe girişimini bir grup silah arkadaşıyla birlikte başlatmıştı. Bu girişim de başarısızlıkla sonuçlandı ve Chavez tutuklandı. 1993’te patlak veren kitle eylemleri ve yolsuzluk suçlamaları karşısında Perez istifa etmek zorunda kaldı. Yerine geçen Rafael Caldero, 1994’te Chavez’i serbest bıraktı.

Chavez’in Cumhurbaşkanlığı

Bu tarihten sonra, Chavez için yeni bir dönem başlamıştı. Artık darbeci bir subay değildi; demokratik, barışçı devrim arayışı içinde bulunan bir siyasi lider hüviyeti kazanmıştı. Chavez, 1998 yılında katıldığı seçimleri kazanarak cumhurbaşkanlığı görevini üstlendi; güçlü bir halk desteğini kazanmayı başardı. 1999’da oylamaya sunduğu yeni Anayasa, halktan yüzde 71,21 oranında bir onay kazandı. İktidarının ilk yıllarında büyük bir hızla 49 yasa metninin onaylanmasını sağladı. Bunların en önemlileri, toprak reformunu da içeren kırsal kalkınmaya ilişkin kanun ve yabancı petrol şirketlerine devletin çoğunlukla katılmasını öngören kanundur.

Chavez, iktidarı boyunca gerçekleştirmek istediği devrimin unsurlarını şöyle açıklamaktaydı: “Venezuella, iktidardakilerin herhangi bir toplumsal sorumluluk duygusundan yoksun olmaları nedeniyle, ekonomik krizin ötesinde moral ve ahlaki krize de sürüklenmekteydi. Demokrasi, yalnızca bir siyasal eşitlik meselesi değildir; aynı zamanda ve özellikle sosyal, ekonomik ve kültürel eşitlik demektir. Bunlar Bolivar (Latin Amerika’nın ünlü devrimci önderi) tarzı devrimin amaçlarıdır. Ben yoksul halkın başkanı olmak istiyorum.” Ekonomik alandaki görüşleri bakımından Chavez, neoliberal küreselleşme karşıtıdır. “Biz, pazar ile devlet ve toplum arasında denge kurmaya çalışmalıyız” demekte ve şunları eklemektedir: “Pazarın görünmeyen eli ile devletin görünen elini bir araya getirmek zorundayız.”

Chavez’in bu tasavvurlarını bilen neoliberal küreselleşmeci güçlerin onu düşman olarak görmeleri kaçınılmazdı. Ayrıca, Venezuella’nın petrol zengini bir ülke olması, öteden beri ABD’nin bu ülkeye yönelik ilgisinin önemli bir yönünü oluşturmuştur. ABD, Venezuella’nın petrolünün yüzde 60’ını satın almakta ve petrol gereksiniminin yüzde 25’ini bu ülkeden karşılamaktadır. Tahmin edileceği üzere, Chavez’in, ülkesinin petrol zenginliğini ülke halkının yararına yönlendirme yolunda attığı adımlar, ABD’nin tepkisini tahrik eden önemli bir unsur oluşturmuştur. Geniş ölçüde bu tepkilerin beslediği bir muhalefet, Chavez’in iktidarının ilk yıllarından itibaren kendisini göstermiştir.

Chavez Karşıtı Darbeler

Bu açıdan 2002 yılı çok hareketli geçmiştir. Büyük kitle iletişim araçlarını (medyayı) elinde bulunduranlar başta olmak üzere sermaye kesiminin önde gelenleri, bazı yüksek rütbeli subaylar ve kilise, Venezuella İşçi Merkezi (CTV) bürokrasisinin önemli bir bölümünü de peşlerine takmayı başararak 11 Nisan 2002’de Chavez’e karşı bir darbe düzenlemeyi başarmışlardır. Darbeciler, kısa bir süre için iktidarı ele geçirmiş ve Chavez’i görevden uzaklaştırdıklarını ilan etmişlerdir. Ancak, tabandaki işçiler ve yoksul halk çoğunluğu bu darbeye karşı çıkmış; darbenin ardından iki gün sonra yığınlar sokaklara dökülmüşler ve darbeyi başarısızlığa uğratmışlardır. Darbecilerin bazıları kaçmış, bazıları tutuklanmıştır.

Chavez’in halk desteğini koruduğu kanıtlanmıştı. Ancak, Chavez karşıtı muhalif gruplar durmadılar. Kendilerine Demokratik Koordinasyon adını takarak faaliyetlerini sürdürdüler. Muhalifler, Aralık 2002’de ülkede geniş çaplı karışıklıklar başlattılar; Ocak 2003’ü de kapsayan bir lokavt gerçekleştirdiler. Patronlar, ilginç bir uygulama sergilemek suretiyle lokavta maruz kalan işçilerin ücretlerini ödemekteydiler. Ancak, bir süre sonra bu uygulama tavsadı. Gene de ülke ekonomisini 64 gün boyunca felce uğratabildiler.

Chavez’e karşı, vaktiyle Şili’de Allende’ye yapılana benzer bir eylem gerçekleştirilmek istendiği anlaşılıyordu. Ancak, emekçi ve yoksul halk kesimleri buna izin vermedi. Papazların önemli bir bölümü halkı Chavez’e karşı kışkırtmak için seferber olmuştu. Bu çabalara “Papazlar İsa’nın yolundan saptılar” diyerek  karşı çıkan Chavez, halk desteğini korumayı başardı. Chavez, Latin Amerika’nın diğer ülkelerinden destek gördü, AB parlamentosunun bazı üyelerinden ve ABD Temsilciler Meclisinin 16 üyesinden de destek mesajları aldı. Chavez karşıtları, tahrik ettikleri karışıklıklardan istedikleri sonucu sağlayamadılar, bu bunalım da esas olarak emekçi ve yoksul halk kesimlerinin desteği sayesinde aşıldı.

Halk Chavez’i Destekliyor

Darbeler yoluyla sonuç alamayacağını anlayan Chavez karşıtı muhalefet, demokratik kurallara uygun yolları denemeye yöneldi. Muhalifler, Anayasanın tanıdığı olanaktan yararlanarak yeterli sayıda imza toplamak suretiyle Chavez’i referanduma zorladılar. 15 Ağustos 2004’te yapılması öngörülen referandum öncesinde Chavez’i yıpratacak yönde provokasyonlar ihmal edilmedi; ekonomiyi felce uğratmak amacıyla yoğun tertiplere başvuruldu. Bütün bunlara rağmen, katılımın yüzde 94,9 düzeyinde olduğu referandum sonucunda Chavez, yüzde 58 oranında “evet” oyu aldı. Chavez’in başarısı bununla kalmadı; 31 Ekim 2004 tarihinde yapılan yerel seçimlerde de önemli kazanımlar elde etti.

Öyle anlaşılıyor ki Chavez’in iktidarı döneminde farklı yönde estirmeyi başardığı rüzgarlar, halktan beklediği yankıyı bulmaktadır. Halk, Chavez döneminde yapılanların meyvelerini toplamaya başlamış bulunuyor. Muhalifleri bunları göremedikleri için Chavez’i devirebileceklerini boşuna ummuşlardı.

Chavez’in petrol sektörüne enerjik ve kararlı bir biçimde el koymasıyla birlikte, üretim kapasitesi hızla artmış ve buradan sağlanan gelirle devletin kasaları dolmaya başlamıştır. Chavez yönetimi, yoksullarla ilgili olarak geliştirilen sosyal programlar ve toprak reformu çerçevesinde, geniş halk kesimlerinin mülk sahibi olmalarını ve refah düzeylerinin artmasını sağlamıştır. Toprak reformu bağlamında topraksız köylülere 2 milyon hektar toprak dağıtılmıştır. Binlerce Kübalı doktorun işbirliği ve katkıları sağlanarak gecekondu bölgelerine ve yoksul kesimlere sağlık hizmetleri götürülmüştür. Yaklaşık bir milyon kişiyi kapsayan okuma yazama seferberliğine girişilmiş; üç dört yılda 1,2 milyon ergin insana okuma yazma öğretilmiştir. Üç yeni üniversite yerleşkesi kurulmuş ve yenilerinin kurulması için hazırlıklar sürdürülmektedir. Yoksul halkın, birinci derecede zaruri ihtiyaç maddelerine pazarda geçerli olanın altındaki fiyatlarla ulaşabilmesini sağlayacak bir dağıtım ağı kurulmuştur. Halka yönelik mikrokredi olanakları sağlanmıştır. Chavez öncesinde, aşağı ırka mensup sayılan yoksulların, eşit haklara sahip yurttaşlar olarak görülmeleri yönünde önemli mesafeler kaydedilmiştir. Bu konudaki önyargıların kırılmasında Chavez’in kendisinin de köken itibariyle yerli ırkla bağlantılı olmasına karşın devletin başına geçmiş olması, tek başına önemli bir dönüm noktası oluşturmuştur.

Uluslararası Dayanışma

Chavez’in mücadelesi Venezuella ile sınırlı kalmamakta. Castro ile hekim ve öğretmen karşılığı petrol verme temelinde stratejik bir ittifak gerçekleştirmiş bulunuyor. Venezuella, ayrıca, bu yılın 14 Şubat’ında Brezilya ile enerjiden savunmaya kadar değişik alanları kapsayan 26 anlaşma imzalamıştır. Bu gelişmeye ek olarak, Venezuella’dan Chavez’in Brezilya’dan Lula de Silva’nın, Arjantin’den Nestor Kircher’in ve Uruguay’ın yeni seçilen devlet başkanı Tabare Vasquez’in 1 Mart 2005 tarihinde imzalayarak yayınladıkları yakın ve yoğun işbirliğini öngören ortak bildiriyi anmak gerekir. Chavez, ayrıca, kitle haberleşme araçlarının bağımsızlığının önemini görmüş olacak ki, Latin Amerika ülkeleriyle dayanışmasını, kendi aralarında ortak bir televizyon şirketi kurulmasını gerçekleştirmek suretiyle bütünleme çabasına koyulmuş bulunmaktadır.

Chavez’in ittifak arayışları ve çabaları, Latin Amerika kıtasının boyutlarını aşmıştır. Ülkesinin ABD ile bağımlılığını azaltmak amacıyla, hızlı bir gelişme gösteren Hindistan, Çin, Güney Afrika gibi ülkelerle ilişkilerini güçlendirmekte; bu ülkelere yönelik petrol ihracatının, gelecek on yılda iki misline çıkarılması planlanmış bulunmaktadır. İçinde bulunduğumuz yıl, El Cezire televizyonunda yayınlanan söyleşisinde gelişmekte olan ülkeleri (Atatürk’ün deyimiyle, mazlum milletleri) ABD’nin siyasal ve ekonomik politikalarına karşı birleşmeye çağırırken şunları söylemiştir: “ABD’nin emperyalist gücü karşısında ne yapabiliriz? Birleşmekten başka seçeneğimiz yoktur.” Bu birleşmenin unsurlarından biri olarak ayrıca şu örneği vermiştir: “Venezuella’nın Küba gibi ülkelerle enerji ittifakının onların ucuz petrol almalarını sağlaması, petrolü neoliberalizme karşı savaşımızda nasıl kullanacağımızın bir örneğidir.”

Chavez’in emperyalist saldırı karşısında sığınmayı tasarladığı tek silahın petrol olmadığı anlaşılıyor. Geçenlerde bir televizyon söyleşisinde silah satın almalarını ve ordunun ihtiyat birliklerini artırma planlarını “Başkan Bush’un dünyanın efendisi olma yolundaki niyetlerine karşı onurlu bir yanıt olarak” tanımlamıştır. İran Cumhurbaşkanı Hatemi ile birlikte göründükleri bir televizyon programında ise “İran, atom enerjisini geliştirmek ve bu alandaki araştırmalarını sürdürmek konusunda her türlü hakka sahiptir” demiş; ayrıca “Tüm dünyada eşitlik… ve ABD hükümetinin emperyalist emellerinin reddi yönünde derin bir istek” bulunduğunu vurguladıktan sonra “Kardeş İran halkına karşı ABD hükümetinin tehdidi” söz konusu olursa, her türlü yardım konusunda kendilerine güvenilmesi taahhüdünde bulunmuştur.

Nereye?

Chavez, Latin Amerika’da kabaran ABD karşıtı duyguların en çok ses getiren ve en belirgin simgesi haline gelmiş bulunuyor. Washington’un “serbest pazar” damgalı reçetelerinin yoksulluk ve ekonomik eşitsizliği giderme konusunda iflas ettiğini, üstelik bu tür sorunları büsbütün ağırlaştırdığını gören bölge insanları için Chavez, yeni bir umut kaynağı haline gelmektedir.

Elbette ki Chavez’in bu konumu, başka bazılarının da dikkatinden kaçmamaktadır. ABD Dışişleri Bakanı Rice, Chavez’i “bölgedeki menfi güç” olarak tanımlamıştır. Chavez bu yılın Şubat ayında yaptığı bir televizyon konuşmasında, Bush’un kendisine karşı bir suikast tertibi içinde olduğu konusunda Castro tarafından uyarıldığını açıklamıştır. Chavez, geçen 20 Şubat’ta “Alo Başkan” başlıklı bir televizyon programı çerçevesinde yaptığı açıklamasında, eğer öldürülecek olursa bunun sorumlusunun ABD Başkanı Bush olacağını ilan etmiş; ayrıca, böyle bir şey olursa, ABD’nin Venezuella petrolünü unutması gerekeceğini hatırlatmıştır.

Chavez karşıtı 12 Nisan 2002 tarihli darbenin faillerini yargı önüne çıkarmış olan savcı Danilo Anderson’un 18 Kasım 2004’te bir suikaste kurban gittiği anımsanacak olursa, bu tür tehdit iddialarını hafife almak pek doğru görünmemektedir. Kaldı ki Chavez’e yönelik açık tehditler de hiçbir zaman eksik olmamıştır. Örneğin, 25 Ekim 2004’te ABD’den yayın yapan Miami merkezli bir televizyon kanalının programında, medya mensubu bir aktör olan Orlando Urdaneto, Chavez’i öldürmeleri konusunda Venezuellalılar’a çağrıda bulunmuş; “Venezuella sorunu bir dürbünlü tüfekle çözülür demiştir.”

Ancak, Chavez seçimini yapmıştır.  Bir süre önce Fransız gazeteci-yazar Maurice Lemoine’a bu seçimini şöyle açıklamıştır: “Yaşamımı hiçbir şey yapmamış küçük bir sosyal-demokrat cumhurbaşkanı olarak tamamlamaktansa, devrilmiş olmayı tercih ederim.”

Venezuella ve Chavez Konusunda Kaynakça:

-Ignacio Ramonet, “Leader Chavez ”, Le Monde diplomatique, İngilizce baskı, Ekim 1999.

-Maurice Lemoine, “« Cacerolazos » Du Venezuela à l’Argentine”, Le Monde diplomatique,  27 Aralık 2001.

-“Profile: Chavez”, BBC News, 5 Aralık 2002.

-Maurice Lemoine, “Déstabilitation au Venezuela”, Le Monde diplomatique, 13 Aralık 2002.

-Emir Sader, “Année cruciale pour la gauche latino-américaine”, Le Monde diplomatique, Şubat 2003, s. 10, 11.

-Maurice Lemoine, “Terres promises du Venezuela”, Le Monde diplomatique, Ekim 2003, s.16, 17.

-“Venezuella”, Uluslararası Postacı (Dördüncü Enternasyonal Yayını), Ekim 2003.

-Maurice Lemoine, “L’opposition vénézuélie