ALİ TARTANOĞLU: SEÇİMLE GELEN KRALLAR VE DEMOKRASİLERİ

Yazar Ali Tartanoğlu   

Demokrasi tarihinde anayasacılık hareketlerinin özü, geçmişin mutlak merkezi otoritelerinin gücünün zayıflatılması, sınırlandırılmasıdır. En tepedeki, her sözü kanun gücünde olan, her şeye yetkili bir tek kişinin yanına, onu denetleyip sınırlayacak başka güçler konulmaya çalışılmıştır. Bu güçler de, ilk ağızda genellikle seçime dayalı parlamentolar ile, daha sonraki gelişmelere paralel olarak yargı olmuştur…  

İngiltere’de kralın yetkilerinin gelişmekte olan burjuvazi lehine sınırlanması diye özetlenebilecek 1215 tarihli “Magna Carta Libertatum”, üniversitelerin anayasa derslerinde bu çabaların ilk örneği olarak öğretilir. Bu, Avrupa’da İspanya’dan Çarlık Rusya’sına kadar hep böyle olmuş; önceleri kralın, imparatorun, çarın kendisine dokunulmamış, onanması yine tahta bırakılmakla birlikte yasa yapma yetkisi daha sonra parlamento adını alacak kurullara verilmiştir. Parlamenter sistem geliştikçe, taht sahiplerinin yetkileri iyice sınırlanmış, zamanla İngiltere, İspanya, Hollanda, Belçika’da olduğu gibi simgesel monarşiler doğmuştur.
Bizde de, Osmanlı döneminin 1805 tarihli Sened-i İttifak’ı, dönemin “âyan” denilen toprak sahibi aristokratlarıyla padişah arasındaki, ülke yönetimi ile ilgili kimi kararlarda padişahın âyana da söz hakkı tanımayı kabul ettiği bir tür sözleşme olarak, Magna Carta Libertatum örneği bir anayasacılık hareketi olarak tanımlanır. Amaç yine, padişahın, yetkilerini belli bir toplumsal grupla veya gruplarla paylaşmasını sağlamak, böylece “astığı astık, kestiği kestik” bir kişisel keyfiliği önlemek, en azından sınırlamaktır.
Aynı durumu, 1839 Tanzimat ve 1856 Islahat fermanlarında, bu kez dış dinamiklere (Batı) bağlı olarak ve daha ziyade dinsel ve etnik azınlıklara yönelik hakların ve güvencelerin çoğaltılması (dolayısıyla padişahın yetkilerinin de aynı ölçüde azaltılması) biçiminde görürüz.
Birinci ve İkinci Meşrutiyetler ile nihayet Cumhuriyet de aynı çabanın, dış özlem ve gözlemler söz konusu olsa da iç dinamiklerden kaynaklanan, gittikçe daha çok kurumlaşmış tekrarlarıdır.
Kısaca demokrasinin, yani kişi hak ve özgürlüklerinin oluşmasının, gelişmesinin, kurumlaşmasının temelinde, yetkilerini ilahi güçten, yani Tanrı’dan aldığı varsayılan tek kişilik keyfi otoritelerin bu güçlerinin ister iç veya dış baskıların etkisiyle, ister seçimlere dayalı parlamenter oluşumlarla, ama mutlaka yetkisini yeryüzü güçlerinden alan yapılarla sınırlanması için verilen mücadele vardır.
İnsanlık, tanrı kaynaklı mutlak merkezi otoritelere karşı bile, “hayır, sen her şeyi tek başına yapmaya yetkili değilsin”in mücadelesini vermiştir yüzyıllarca.
Ancak öyle bir noktaya gelinmiş ve bugünkü İran veya Saddam Hüseyin Irak’ı gibi öyle ülkelerde seçimler ve parlamentolar söz konusu olmuştur ki, merkezi otoritenin keyfiliği bütün haşmetiyle sürdüğü gibi, bazı ekonomik olanaklar dışında, yurttaş hak ve özgürlüklerinin de esamisi okunmamıştır.
Ama daha da önemlisi, Batı’da, İran, Irak vb., ile hiçbir benzerliği olmayan, demokrasinin beşiği, medeniyetin şahikası olarak bilinen ülkelerde de durum, elbette İran, Irak vb. gibi değil, ama örneğin ünlü Fransız siyaset bilimci Mourice Duverger’ye bazı kitaplarının adını “Seçimle Gelen Krallar” veya “İktidar Seçkinleri” koyduracak kadar vahimdir. Avusturya asıllı Amerikalı iktisatçı Joseph Schumpeter’in kendisi kadar ünlü ve bugün bile etkisini yitirmemiş kitabının adı “Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi” olabilmiştir.
Bu örnekleri, hayret uyandıracak ölçüde çoğaltmak mümkündür. Ama bütün bu insanların hep aynı sorun üzerinde kafa yorduğu kesindir: Tanrısal güçlere dayandırılan mutlak merkezi yönetim keyfiliğinin sakıncaları, “keyfiliğin” dayanılmaz “keyfi”, neden yeryüzü güçlerinin devreye girmesine rağmen ortadan kalkmamıştır?!..
Gerçekten, bugün en diktatörü dahil hiçbir yönetim “ben gücümü Tanrı’dan alıyorum; bana karşı çıkmak Tanrı’ya itaatsizliktir’ dememektedir. Ayrıca ortada anayasa mahkemeleri, danıştaylar, yüce divanlar, parlamentolar, muhalefet partileri, toplumsal-sivil baskı grupları gibi, iktidarı başıboş bırakmamayı amaçlayan sürü-sepet kurum, örgüt, vb. vardır. Ama bütün yöneticilerde de, o eski krallık, taht psikozu, hem de fazla gizlemeye bile gerek duyulmadan kendini göstermektedir.
Üstelik bu, sadece Türkiye’ye ve AKEPE’ye özgü bir sorun da değildir. Demokrasi ile yönetilen bütün ülkelerde, hem de artık süreklilik kazanmış bir demokrasi zafiyeti, bir demokrasi çarpıklığı söz konusudur. Çünkü iktidar sahipleri, aynı keyfîlikleri sürdürmekte, sadece geçmişin “«ulu-l emr»e itaat”inin, yani sözde tanrısal desteğin yerine çok çarpık bir şekilde, aldıkları oydan hareketle “halk desteğini” koymaktadır. Olumlu, meşru, kitleler yararına uygulamalar için zaten “halk desteği”nin çokça önemi yoktur; bir kral, bir diktatör veya bir azınlık hükumeti dahi, geniş kitlelerin yaşamını kolaylaştıracak, refah düzeyini yükseltecek önlemler alıyorsa, buna halk da zaten karşı çıkmaz.
Ama iktidar sahipleri, hele yeterli, hele hele olağanın üstünde oy ve sandalye gücünü elde etmişlerse, olumsuz, zarar veren uygulamalarını da, ya artık medya adını verdikleri kurum aracılığıyla beyinleri yıkayıp olumlu göstererek veya hiçbir ikna çabasına da gerek duymadan, kazanılan oy ve sandalye oranını doğrudan ve kesintisiz bir halk desteği şeklinde yorumlayarak mutlak merkezi monarklar gibi davranabilmektedirler.
Burada Tanrı’nın hiçbir sorumluluğunun olmadığı açıktır; halkın da doğrudan sorumluluğundan söz edilemez. Sadece, iktidar sahipleri uygulamalarının meşru bir kaynağa dayandığını kanıtlamak, böylece uygulamalarını meşrulaştırmak istemektedirler o kadar. Bu kaynağın Tanrı, halk veya para olması onlar açısından fark etmemekte, ama kendilerini sonsuz yetkili görmeleri için yetmektedir. Eskiden nasıl, “ben Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesiyim, temsilcisiyim; her istediğimi yaparım” diyorlarsa, bugün de “bizi halk seçti, biz halkın temsilcisiyiz; yeterli, hatta fazlasıyla çoğunluğumuz var; her istediğimizi yaparız” demektedirler. Böylece, keyfîlikler açısından, “astığı astık, kestiği kestik”likler açısından en başa, yüzlerce yıl öncesine dönülmüş olmaktadır.
1805’i, 1839’u, 1856’yı, 1877’yi, 1908’i, 1923’ü yaşamış Türkiye, bu çerçevede “istersem odunu bile seçtiririm”den, “isterseniz hilafeti bile geri getirirsiniz”den, “bulun 226’yı düşürün”den, bu destursuzluğun karşılığı olarak ise “süngü zoruyla şapkasını alıp gitme”lerden geçmek zorunda kalmıştır. Kasım 2002 sonrasını ise hep birlikte yaşıyoruz.
Bu Türkiye’nin manzarası.
Ya Amerika’dan, Fransa’dan bile önce demokrasinin ana vatanı sayılan İngiltere?.. Halkının, kendi partisinin, hatta bakanlarının yoğun tepkisine rağmen Amerika ile birlikte Irak’ı işgale soyunan Tony Blair’in tutumunu, üç yüz yıl önceki kral atalarından ayırmak mümkün müdür? Hele seçildikten sonraki kimi karar ve uygulamalarından seçim kampanyasında, bildirgesinde, programında hiç söz etmemişken (yani bu uygulamalar için halktan yetki almamışken), hangi çoğunlukla olursa olsun bir kere seçilmiş olmayı Tanrısal yetkiler almış sayılmak için yeterli görmenin, Tanrısal yetkileri insanileştirme, Tanrısal otoriteyi yeryüzüne indirme mücadelesinden başka açıklaması olmayan demokrasi ile ne ilgisi olabilir?
İspanya’nın Aznar’ı, İtalya’nın Berlusconi’si için de aynı şeyler rahatça söylenebilir. Aznar, bir sonraki seçimlere kadar, yani kendisini bir kere seçmekle her türlü yetkiyi de bağışladıklarını sandığı seçmenlerinin, hiç de öyle düşünmediklerini veya artık fikir değiştirdiklerini gösterme fırsatını ele geçirdikleri ana kadar bildiğini okumayı sürdürmüştür.
Amerika’nın Bush’u ise “beni halk seçti” savunmasına bile gerek duymamakta, tıpkı geçen yüzyıldaki, “ihkak-ı hak”kın pîri ataları gibi silahını ve büyük kısmını dış sömürüyle elde ettiği parasını yeterli saymaktadır.
80’lerin Özal-Tatcher-Reagan benzerliği ile, geçen dönemdeki Erdoğan-Blair-Bush benzerliği (buna Schroder’i, Berlusconi’yi, hatta Anzar’ı da eklemek mümkündür) arasındaki paralellik, bu nedenle çok ilginç ve anlamlıdır. (Önce Özal, Tatcher ve Reagan’ın, sonra Blair ve Bush’un tarih sahnesinden silinmiş olması da Erdoğan açısından elbette bir o kadar anlamlıdır!!!..)
Günümüzde demokratik işleyişin temelinde siyasi partiler ve seçimler vardır. Siyasi partiler, seçilirlerse neler yapıp neler yapmayacaklarını kampanyalar sırasında seçim bildirgeleri, programları, tüzükleri ile önceden ilan eder, böylece halktan buna göre karar vermelerini istemiş olurlar.
Bir başka anlatımla, halktan alındığı söylenen ve hele parlamentolarda kazanılan büyük çoğunluklar söz konusuysa, uygulamaların dayandırıldığı iddia edilen yetki, öyle uçsuz bucaksız değil, sınırlı bir yetkidir; üstelik bu sınırı her şeyden önce partilerin tüzükleri, seçim bildirgeleri, kampanyaları çizmektedir. Ayrıca anayasalar, yasalar, teamüller, gelenekler, o toplumun kendine özgü yapısı vardır. Ne kadar çok oy ve sandalye kazanmış olursa olsunlar, partiler bütün bunlarla sınırlıdır, kuşatılmıştır. Hatta seçilip hükümet kuran bir parti, kendi hükümet programıyla dahi bağlıdır. Çünkü bu kez de parlamentodan bu programa göre güvenoyu ister, alır veya alamaz.
Demokrasilerde hiçbir siyasi parti seçim bildirgesinde veya kampanya sırasında “uygun gördüğüm her yere saldıracağım; bunun için sizin çocuklarınız ölecek, masrafları da siz vergilerinizle karşılayacaksınız” diye oy (dolayısıyla yetki) istemez. İstememektedir. Buna rağmen, yani yetkisiz olduğu halde, neyle kamufle etmeye, beyinleri neyle yıkamaya çalışırsa çalışsın ve hele ne kadar çok oy almış olursa olsun on bin kilometre ötedeki bir küçük ülkeye “bizi tehdit ediyor” diye saldıran seçilmiş bir hükümet, yetkisini aşmış demektir.
“Ülkenin mevcut sisteminin tümünü şu veya bu yönde (örneğin dinsel esaslara göre ve IMF’nin, Dünya Bankasının, AB’nin direktifleri doğrultusunda) alt üst edeceğim, Kıbrıs’ı verip kurtulacağım, ABD ne isterse onu yapacağım çünkü başka türlü ayakta kalamam” diyerek oy istemediği halde buna yeltenen hükümet de yetkilerini aşmış demektedir.
Miktarı ne olursa olsun seçim günü aldığı oyları, seçimden önce, seçilirse yapacağını söyleMEdiği şeyleri yapmaya izin verildiği şeklinde yorumlayamaz. Yorumlarsa, mevcut sistemin içinden bazı engellerle karşılaşır; o da yetmezse spontane kitlesel tepkilerle karşılaşabilir.
İznin geçerlilik süresinin bir sonraki seçime kadar devam edecek olmasını şımarma vesilesi olarak kullanmanın da değişik yaptırımları ortaya çıkabilir. Dörder beşer yıllık dönemler içindeki genel suskunluğu, bir onaylama olarak değil, belki demokratik terbiye ve umut olarak yorumlamakta, iktidar sahipleri açısından büyük yarar vardır. Çünkü önceden ilan edip yetki alınmamışsa, ne kadar büyük olursa olsun sağlanan parlamento çoğunluğu, bir ülkenin mevcut siyasi yapısını, rejimini tamamen değiştirmek için yeterli değildir.
Böyle bir şey ancak bir devrimle mümkündür. Kaldı ki devrimler bile süreci bıçakla keser gibi kesemez. Nitekim, bir devrimle kurulan Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı’nın kimi yasalarını (örneğin 1913 tarihli Memurin Muhakemat Kanununu) yakın zamana kadar uygulamayı sürdürmüştür. Bir devrim bile geçmişi tamamen koparıp atamazken, yüzde otuz beş, kırk, kırk altı (hatta isterse seksen olsun) oranında oylardan aynı şeyi beklemek mümkün değildir.
Kısaca, ne kadar çok oy ve sandalye kazanmış olursa olsun, demokrasilerde iktidar sahipleri ideal olarak bütün bu sınırlamalara uymak zorundadır. Çünkü demokrasinin özü, kaynağı, çıkış noktası budur: Merkezi mutlak otoritenin sınırlanması!!!!…
Yani sorun yetkinin kaynağının ne olduğu (Tanrı veya Halk, veya kişisel ukalalık) değil, yetkinin sınırlanıp sınırlanamayacağı, sınırlanıp sınırlanmadığıdır. Yetki sınırsızsa, kaynağının gök veya yer olması sonucu değiştirmez. Maddi olarak sınırsızsa, yani yetkiyi sınırlayacak organlar, düzenlemeler yoksa ortada zaten demokrasi değil, mutlakiyet, otorite, dikta var demektir. Yok maddi sınırlar olmasına rağmen, yokmuş gibi kullanılıyorsa durum yine değişmez. O zaman da sadece bir kandırmacadan söz etmek gerekecektir. Çünkü bir diktatörlüğe, bir mutlakiyete, hiç hak etmediği halde demokrasi denmektedir. KENDİNİZE DEMOKRAT, YÖNETİM BİÇİMİNİZE DEMOKRASİ DİYORSANIZ YETKİNİZE, HAKLARINIZA SINIR GETİRİLMESİNİ DE KABUL EDİYORSUNUZ DEMEKTİR. Etmeniz gerekir
Oysa günümüzün iktidar sahiplerinin, seçiliş biçimlerinden seçildikten sonraki uygulamalarına kadar pek çok nokta, “sınır kabul etme, mutlak merkezi otoritenin sınırlanması” konusunda, yüzyıllardır bu yönde verilen mücadeleyi sıfıra indirgemekte ve demokrasiyi bambaşka bir görünüme sokmakta veya bizi bambaşka bir şeyi demokrasi olarak kabul etmeye zorlamaktadır.
Bush, yaklaşık 190 milyon kayıtlı seçmenden ancak 100 milyon kadarının katıldığı bir seçimde, olağanüstü küçük bir farkla ve iddialara göre bu farkı da seçim hilesiyle sağlayarak Beyaz Saray’a oturmuştur. Böyle bir hile olmasa bile, seçime hiç katılmayanlarla diğer adaylara verilen oyların toplamı, Bush’un bütün karar ve uygulamalarını hukuken ve ahlaken sakatlamaya yeter.
Tony Blair, İşçi Partisi’nin milletvekili olarak seçilmiş, partisinin kazandığı çoğunluk sayesinde onun genel başkanı olarak İngiltere Başbakanı olmuştur ama, seçilir seçilmez partisinin o güne kadarki ilkelerinden, tüzüğünden, bildirgesinden, programından ve kampanya sırasındaki vaadlerinden bir anda sermayeye çark etmiş, emekten yana politikalar uygulayacağını sanan seçmenlerini aldatmış (çünkü seçim kampanyasında böyle bir şey söylememiştir, söyleseydi zaten kazanamazdı. Dolayısıyla Irak hadisesi Blair’in ilk yalanı sayılmaz), bu seçmenlerin oyları bir anlamda boşa gitmiş, parlamentoda temsil olanağını yitirmişlerdir.
Bu durum, Almanya’nın Sosyal Demokrat Schroder’i için de aynen söz konusudur. O da seçildikten sonra hiç de sosyal demokrat olmayan politikalar izleyerek, seçmenlerinin parlamentoda temsilini engellemiştir.
Aynı değerlendirmeler, bugünkü Fransa’nın Sarkozy’si için de, bugünkü İtalya’nın Berlusconi’si için de söz konusudur. Fransa, Amerika’ya bağımlı olmamak için NATO’nun askeri kanadından çekilen GENERAL (bizim generallerin kulakları çınlasın!!!…) Charles De Gaulle’den Fransız Komünist Partisi lideri Georges Marchais’ten Sarkozy gibi, Türkiye’nin Erdoğanı’nın akıl almaz desteğiyle aynı noktaya geri dönen bir ucube karikatüre düşerken; İtalya da İtalyan Komünist Partisi önderi Enrico Berlinguer’den yine Erdoğan’ın düğün misafiri, eli ve aklı cinsel organında züppe Kazanova, Mussoli’nin torununun faşist partisiyle birleşen Berlusconi’ye gerilemiştir.
Türkiye’nin Erdoğan’ı, parti tüzüğünde, seçim programı ve propagandasında rejimi tümden değiştireceğine dair hiçbir şey olmadığı, rejimin değiştirilmesi gibi bir derdi olmayan yoksul milyonların oyuyla iktidar olduğu ve sürekli olarak “beni halk seçti” demesine rağmen tam tersi uygulamalar içindedir. En başta, her şeyi yapma yetkisini kendisini seçerek bağışladıklarını iddia ettiği halkına karşı son derece kabadır. Ekran ve sayfa manşetlerinin tüm çabalarına rağmen, uygulamaları da buna eklendiğinde, sandık başına bile gitmeyen on milyonun üstündeki seçmen ile aşağılayıcı seçim sistemi yüzünden oyları boşa gidip parlamentoda temsil edilemeyenler bir yana, partisinin çekirdek seçmeni dışında kendisine 367 sandalyeyi kazandıran milyonlar, Türkiye’de de temsilsiz kalmıştır.
Geçmişin tek kişilik merkezi otoritelerinin keyfiliği, bu kez sırtını Tanrı’ya değil, ama çok daha vahim bir şekilde “halka” dayayarak devam etmektedir. Parlamentolar, muhalefet partileri, toplumsal baskı grupları, kitle örgütleri, sözde bağımsız yargı organları, ya Fareli Köyün Kavalcısı öyküsündeki gibi büyülenmişçesine o tek kişinin (ve/veya çevresindeki çıkar ortaklığı içinde olduğu çetenin) peşine takılmakta, ya da gösterilen bütün tepki ve muhalefet, taa gelecek seçime kadar hiçbir işe yaramamaktadır. Yani geçmişin tanrıya dayalı mutlak merkezi otorite kavramı aynen yaşamaktadır; çünkü bütün sahne düzenlemesi çabalarına rağmen, otorite gene bir şekilde sınırsız kalmanın yolunu bulmaktadır.
Gerçi o “tek kişi”ler artık yoktur. Ama bir türlü o özlenen “çok kişi”ler de gelmemiştir. Bir başka anlatımla, “tek kişi”ler, beyler, derebeyleri, prensler, krallar, imparatorlar, padişahlar, çarlar gitmiştir, ama onların gitmesiyle kurtulacağımızı sandığımız keyfilikler, Erdoğan vb. adlarla hâlâ ortalıkta ihtişamla salınmaktadır.
Bush’un ve Blair’in Irak saldırısını, Saddam Huseyin’in diktatörlüğü, Irak’a demokrasi götürülmesi ve nihayet Bush ve Blair’in küçük veya büyük farklarla seçmen çoğunluğunca seçilmiş olmaları gibi lakırdı kalabalıklarıyla, yani demokrasi diye açıklamak mümkün değildir.
Kaldı ki, bir kere seçilmekle, hele tek başına hele hele büyük çoğunlukla iktidar olunca, her istediğini yapabilme yetkisinin de halk tarafından verildiğini düşünmenin, seçim dönemiyle sınırlı da olsa tanrının yeryüzündeki temsilcisi haline geldiğini düşünmekten farkı yoktur.
Daha da önemlisi, parlamentoda yeterli çoğunluğu bulunan iktidarların, uzak bir ihtimal gibi görünse de başta anayasalar olmak üzere ilgili yasaları diledikleri gibi değiştirerek sonsuza dek iktidarda kalmayı deneme olanakları teorik olarak her zaman vardır. Seçimleri bir defalık erteleyerek başlayabilir, süresiz erteleyerek devam edebilir, nihayet en tepedeki adamı yaşam boyu koltuğunda tutacak yasayı çıkarabilirler; anayasayı, teamülleri buna göre değiştirebilirler. Nasıl olsa başlangıçta bir kere halk tarafından seçilmedi mi? Nasıl olsa halk tarafından seçilmek, her istediğini yapabilme gücünü, sonsuz iktidarı vermiyor mu?
Hitler ve Mussolini de kendi ülkelerini ve dünyayı ateşe atarken “beni halk seçti” diyorlardı ve öyleydi. Çünkü hadise önünde sonunda gelip “beni halk seçti”ye, yani işin biçimsel kuralının yerine getirilmiş olup olmamasına dayanmaktadır.
Öyleyse asıl çok ciddi biçimde tartışılması gereken, demokrasi kavramının kendisidir.
Hukuk, çeşitli hukuk dalları ve bizatihi demokrasi, kapitalizmin kendi çıkarlarını korumak ve geliştirmek yönünde oluşturduğu kurumlardır. Parlamentoları, hatta demokrasiyi de bu çerçevede düşünmek gerekir.
Burada konunun birinci boyutu halklardır. İktidar sahiplerinin otoritelerini sınırsızlaştırmak için “biz onlardan yetki aldık” diye tanrı derecesine çıkardıkları o mübarek halklar…
Oysa dünyanın hiçbir yerinde geniş kitleler melek, peygamber veya bilge değildir. Lisedeki askerlik (milli güvenlik bilgisi) dersi öğretmeni bir albayın “ordular mideleri üzerinde yürür” dediğini anımsıyorum. Bu sözü halklar ölçeğinde genişletebiliriz. Kitleler de ağırlıklı olarak günlük yaşamı düşünür öncelikle. Bugün sıkıştırıldığı dar çerçeveye göre, yani sadece düşünce ve ifade özgürlüğü olarak veya sadece özgürlükler olarak algılamazlar demokrasiyi.
Bir başka anlatımla, klasik kamu hukukunun da çok isabetli biçimde tanımladığı üzere, kamu, yani bir bakıma geniş kitleler için demokrasi, sadece “aman devlet bana dokunmasın başka ihsan istemez” demek değildir. Hayır, onlar aynı zamanda bazı şeyleri de İSTERler devletten. İş isterler, eğitim isterler, sağlık isterler. Çünkü bunları tek başına sağlamaya güçleri yetmez. Birleşerek ancak sağlayabilirler. Bu birleşmenin yarattığı kurum da DEVLET’tir. Bunları devletten istemeyecek, beklemeyecek olanlar, istemeyenler, kendi güçleriyle bunları sağlayabilecek olanlardır. Büyüyünce zaten kendi şirketinizin başına geçirecek olduğunuz, dolayısıyla ille de bir diplomayla kendisini kanıtlaması gerekmeyen çocuğunuzu, sırf kültürlü olsun, dünyadan haberi olsun, kendi işi hakkında da bilgi sahibi olsun diye özel hocalar tutarak eğitip yetiştirebilirsiniz. Yani devletin okuluna ihtiyacınız olmayabilir. İhtiyacı olanlar için gerekli okulu da ben kurayım, işleteyim bir şirket gibi, diyebilirsiniz bu nedenle.
Ama iş sağlığa gelince, parası olanlar için bile durum değişir. Özel aile doktorunuz olabilir. Ameliyat gerekirse, hatta yurt dışındaki özel hastanelere de başvurabilirsiniz. Ama hele bizim gibi sermaye birikiminin yeterli olmaması bir yana, devleti sömürmenin de daha kolay olduğu ülkelerde o özel hastanelerin kurulmasında bile yine devlet vardır ya, asıl o özel doktorların yetişmesinde vardır. En azından Türkiye’de, kuruluşları da tamamen, kendi okullarından kıstığını aktaran devletin katkılarıyla gerçekleşmiş özel üniversitelerin hemen hiç birinde tıp fakültesi yoktur.
Asıl önemlisi ise şu: Bugün kısırlaştırılmış veya genleriyle oynanmış demokrasinin özü diye ortaya atılan düşünce ve ifade özgürlükleri, bunun içinde iktidar sahiplerine, iktidardaki zihniyete, sisteme muhalefet, günlük maişetini kurtarmakla boğuşan kitlelerin değil, tuzu kuru, günlük yaşam dertlerini parası olduğu için veya olmasa bile gerçekten şövalyece aşmış olanların sorunudur, geniş kitlelerin değil.
Yani aydın sorunudur bir bakıma.
Oysa hep bilindiği ve söylendiği üzre aydınlar her ülkede hem çok küçük bir azınlıktırlar, hem de buna bağlı olarak bir sınıf oluşturmazlar. Ayrıca baskılar karşısında yılıp pasifleştikleri veya sağlanan olanaklar karşılığında para sahiplerinden yana kulvar değiştirdikleri de sıkça yaşanan bir durumdur.
Dolayısıyla aydınlarla geniş kitlelerin demokratik talepleri genellikle veya her zaman çakışmaz. Hatta çoğu zaman ters düşer. Geniş kitleler önce iş, ekmek, yani önce yaşamak, sonra eğitim ve sağlık isterler, sonra konutuna, özel hayatına, haberleşmesine dokunulmamasını, istediği gibi seyahat edebilmeyi isterler. Bunlar adam gibi sağlandıktan sonra belki sıra düşünceye, ifadeye gelecektir. Hatta çoğu zaman da gelmez. Dünyanın her yerinde, en azından hali vakti yerinde ama dünyadan habersiz milyonlar, hatta belki milyarlar vardır. Muhalefet edebilmeyi, öncelikle gelir sorunu olmayan veya bunu önemsemeyen aydınlar ise öncelikle ister.
Bu çelişki bazen öyle keskinleşir ki, kitlelerin aydınlara düşman kesilmesinin, “asacaksın bunları; bak nasıl uslanıyorlar…” sözlerinde ifadesini bulan örnekleri bizde de çok görülmüştür. Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun, Kurtuluş Savaşı sırasındaki perişan Anadolu’da, karnını doyurmak derdindeki, din, gelenek, “mahalle baskısı” etkisindeki yoksul ve cahil köylülere Kurtuluş Savaşı’nın, düşman işgalinin, bağımsızlığın önemini bir türlü anlatamayan, o köylüler tarafından dışlanan “aydın”ın dramatik, acınası çaresizliğini, öfkesini, kırgınlığını anlattığı “Yaban” romanı bu çelişkinin sergilendiği çok güzel bir örnektir. Bu çok büyük kitleler açısından “aydın”, dilini anlamadığı, dilinden anlamayan, durmadan aykırılıklar, zıpırlıklar yapan, ancak eli sopalı güçler tarafından yola getirilebilecek haşerattır.
Çok büyük ölçüde ellerinde silah da bulunmayan, bulunsa bile bunu demokratik terbiyeye yakıştırmayan aydınlar, demokratikleşme amaçlarının gerçekleşmesinde bu nedenle kitlelerden kopmaktadır (Türkiye’de 12 Eylül anayasasına red oyu verenlerin oranının sadece yüzde 8’de kalması gibi).
Baskılardan da yıldıkları için, tek başına ortaya çıkıp kendi güçleriyle bir şeyler yapmaktansa, yine Türkiye örneğinde olduğu gibi bütün umutlarını dış dinamiklere bağlamakta, ama bu noktada çıkarlar da devreye girdiği için kantarın topuzunu kaçırmakta, bu kez Avrupa Birliğini veya Amerika’yı kurtarıcı sayıp “aman ne istiyorlarsa istesinler; bize zarar gelmeden, tekrar hapislere düşüp işkencelere uğramadan demokrasi gelsin de nasıl gelirse gelsin” şeklindeki bir başka tutsaklığa düşmektedirler
Dış dinamiklere gelince… Türkiye açısından başat dış dinamik Batı’dır. Batı’nın da ABD ve AB olmak üzere iki ayağı vardır. Bunların Türkiye ile ilgili görüş ve çıkarları ise genellikle uyuşmaz, çatışır. Amerika baştan ayağa antidemokrat 12 Eylül’ü desteklemiş, Avrupa ise aynı nedenle Türkiye’nin Avrupa Konseyi üyeliğini yıllarca askıda tutmuştur. 11 Eylül’ü yaşamış olmasına rağmen ABD, kendi sözünden çıkmamasını yeterli sayıp, ülke içindeki laiklik karşıtı uygulamalarından hiç rahatsızlık duymadan AKEPE’yi içerde ve dışarıda, özellikle AB üyeliği konusunda desteklemekte; AB’nin kendisi ise, bir 11 Eylül yaşamadığı halde, hatta AKEPE kendileri ne istiyorsa yerine getirmesine rağmen, Türkiye’nin kendisinden kopmasını istemese de onun içerdeki laiklik karşıtı tutumundan rahatsız olduğunu açıkça belli etmektedir.
ABD, başka ülkeler gibi Türkiye ekonomisi konusunda da IMF ile içli dışlıdır; Türkiye bu konuda ikisi arasında futbol topuna dönmüştür. ABD ve IMF, istedikleri tavizler karşılığında Türkiye’ye birbirlerini gösterebilmekte; yeni niyet mektubu imzalanırken yeni borç isteyen Türkiye’ye IMF Amerika’nın tamamen siyasi rüşvet nitelikli 8.5 milyar dolarlık hükümet kredisini hatırlatırken, Amerika da Türkiye’den Irak vb. konularda bir şeyler isteyip, karşılığında ne vereceksiniz diyen Türkiye’ye “size IMF’den kredi açalım” demektedir.
AB ise IMF’den, Dünya bankasından görünürde hiç söz etmez, ama onun da kendi içindeki çelişkisi burada başlar. Türkiye’nin, ekonomisinin yönetimini neredeyse tamamen bırakacak kadar IMF’ye bağlı olduğunu AB de çok iyi bilir. Çünkü G-8’i oluşturan AB ülkeleri, ABD ile birlikte IMF’nin de en büyük ortaklarıdır. 200’e yakın üyesi olan IMF sermayesinin yüzde 60’ı ABD ile birlikte 6 büyük AB ülkesine aittir. Dolayısıyla IMF’nin direktifleri sadece ABD’nin değil aynı zamanda AB’nin de direktifleridir; onların da çıkarları içindir. Özelleştirmeler üzerinde titizlikle durmakta ise de AB’nin IMF konusundaki açık sessizliği, kötü polisliği Amerika’ya bırakma kurnazlığından başka şey değildir.
Asıl önemli nokta ise, IMF’nin arasının hiç iyi olmadığı emek haklarının, AB’nin Türkiye’ye dayattığı şartlar arasında da hiç yer almamasıdır. Türban konusunda, laiklik konusunda, ılımlı İslam konusunda Amerika’ya tepkisini Türkiye üzerinden AİHM aracılığıyla neredeyse apaçık sergileyen AB, emek hakları konusunda, emek-sermaye çatışması konusunda, sömürü konusunda, yoksulluk konusunda da yine apaçık tavana bakıp ıslık çalmakta, hatta yine apaçık IMF’yi gösterebilmekte, en azından emek haklarıyla taban tabana ters düştüğünü en iyi bilenlerden olduğu halde özelleştirme ısrarını, örneğin bir Kıbrıs kadar açıkça, kabaca olmasa da sürdürebilmektedir.
1986’da, çalıştığımız Tercüman gazetesinde, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın her yıl hazırlayıp yayınladığı (ve 2004 yılı için hazırladıklarını Irak ayıbından dolayı yayınlayamadıkları) dünya insan hakları raporu için veri toplamak üzere Türkiye’de bulunan Bakan Yardımcısı Richard Schifter ile görüşmüş ve “Batı’nın bir kanadı olarak siz bizden yoksulluklar, işsizlikler, açlıklar pahasına IMF kurallarını, uygulamamızı, Avrupa ise demokrat olmamızı istiyor. IMF kuralları 12 Eylül’süz uygulanamadı. Hem IMF kuralları, hem demokrasi nasıl olacak?”diye sormuş ve kendisinden“Demokrasiyi zedelemeden IMF tavsiyelerini uygulamak zor. Bu bir çelişki değil, bir sorun. Acı bir ilacı içmek her zaman zor. Ama bir ülke az gelişmişlik dönemi yaşıyorsa bu reçete gerekli…” karşılığını almıştık. (Tercüman, 24.10.1986.)
Türkiye’nin IMF’ye üyelik tarihi 1947… 62 yıl olmuş. Biz bu görüşmeyi yapalı 18 yıl olmuş. İlk kredi anlaşmasının üzerinden herhalde en az bir otuz yıl geçmiştir. Hangisini esas alırsanız alın; Türkiye 62 yıldır, 30 yıldır, en azından 18 yıldır, Schifter’in deyimiyle “azgelişmişlik dönemi”nden bir türlü çıkamadığı gibi, bir türlü layıkıyla demokrat da olamamaktadır. Çünkü IMF reçeteleri emek haklarının neredeyse sıfırlanmasını istemekte, bunu sağlamak ise, işçilerin, sendikaların, işçi önderlerinin, onları savunan aydınların en azından beyinlerinin yıkanarak uyutulmalarını, daha ileri giderek baskı altına alınmasını, hatta öldürülmelerini gerektirmektedir.
Türkiye’nin o zamanki adıyla Ortak Pazar olan AB ile ilk olarak imzaladığı Ankara Anlaşmasının tarihi 1963 olduğu, sonrasında ciddi demokrasi rahatsızlıkları yaşandığı halde, baskılar hep sola ve emeğe yöneldiğinden olsa gerek, 1980 darbesine kadar ne Avrupa’dan, ne de 1990’lara kadar Amerika’dan en küçük bir demokrasi uyarısının gelmemesi, herhalde tesadüf olamaz. Tıpkı Kopenhag Şartları arasında da emek haklarının, sömürünün, işsizliğin, yoksulluğun önlenmesi gereğinin yer almaması gibi.
Gelelim “Halk”ın bir başka boyutuna.
ANAP ve Turgut Özal, 12 Eylül’den sonraki ilk seçimlerde yüzde 45’e yakın oy ve 400 kişilik mecliste 299 sandalye kazanmıştı.
AKEPE, kayıtlı olan 45 milyon seçmenin tamamı oy kullansaydı aynı oranda oyla herhalde siler süpürür, CHP’ye de 1950’lerdeki gibi olsa olsa 40-50 kadar sandalye bırakırdı 550 koltuklu mecliste. Yüzde kırk beş, tam katılımla 20 milyon, 2002 seçimlerinde olduğu gibi 10 milyon seçmen oy kullanmasa bile 15-16 milyon kadar oy demektir.
AKEPE’nin, ama özellikle ANAP’ın emekten yana partiler olmadığını söylemeye bile gerek yok. Peki, yaklaşık 40 milyonunun yoksulluk, 15 milyonunun açlık sınırının altında, 10 milyonunun günde iki dolarla geçindiği bu ülkede kimdir bu 15 veya 20 milyon kişi? Bunların hepsi çıkarlarını koruyacak parti arayan tuzu kuru televole zibidisi midir?
Elbette değil.
Peki TÜSİAD’ın üye sayısı kaç? Bir yerde 80 diye okumuştum.
Borsada büyük miktarlarla oynayan kaç kişi var? Onu da 1500 kadar diye okudum.
TOBB’un kaç üyesi var? Hadi yarım milyon olsun.
Öyleyse bu kadar yoksul niye gidip dört dörtlük sermaye partilerine oy verir?
Çünkü bu siyasi partilerin hiçbiri gerçek kimliğini seçimlerden önce sergilemez. Seçim kampanyalarında hep “orta direk”, “çift anahtar”, “şeffaf karakol”, “hortuma, dokunulmazlıklara son” türküleri söylenir. Dillerin altındaki bakla seçimlerden sonra ortaya çıkar. Bunun en güzel örneğini “Seçimlerden önce fiyatlara zam yapacak kadar enayi değilim” diyerek Turgut Özal’ın verdiği hatırlardadır. Kitleler bu gerçeği bilir, ama hem belki seçeneksizlik söz konusudur, hem de “umut” fakirin ekmeğidir, malum, zenginin değil.
Parlamentolardaki çoğunlukla dışarıdaki çoğunluk çok farklı niteliklere sahiptir. Parlamento çoğunluğu daima dışarıdaki azınlığın temsilcisidir, çoğunluğun değil. Bir başka anlatımla, parlamento çoğunlukları dışarıdaki çoğunluğun, işiyle, eğitimiyle, sağlığıyla değil türbanıyla temsilcisidir. Eğitimle ilgilenirken dahi okulsuz, öğretmensiz çocuklar, dershaneler olmasa üniversite sınavlarında hiçbir fonksiyonu kalmamış liseler değil, yine çocukların kafalarının içinin ve dışının türbanlanmasıdır üzerinde durulan. Türban vb. dışındaki konulara girmek, bu parlamento çoğunluğu için, çıkarlarını korumakla görevli oldukları dışarıdaki azınlıkla çelişmeleri, çatışmaları demektir.
Parlamentoların oluşumunda, yani seçim süreçlerinde, hatta ondan da önce siyasi partilerin oluşumunda binbir katakulli, binbir oyun döner. Halk çoğunluklarının niceliği ne olursa olsun (ki çoğunluğun sermaye sahiplerinden oluşması eşyanın tabiatına aykırı; matematiksel olarak mümkün değil), parlamento çoğunluklarını sınıfsal dengeler belirler. Hangi sınıf güçlü ise onun temsilcileri, sözcüleri doldurur parlamentoları. Günümüzün güçlü sınıfı, geçmişte de olduğu gibi kapitalizmdir. Gerçi reel olarak, yani kelle hesabıyla bu kadar çok sandalyeyi dolduracak sayısal desteği yoktur kapitalizmin kitleler arasında. Ama sermayenin gücü de işte burada başlamaktadır; sahip olduğu güçlerle (para, basın, vb.,) çulsuz garibanları da bir gün gelip varsıllaşacağı umuduyla doldurur.
Emeğiyle geçinenlerin, yoksulların, işsizlerinse, bunun bir kandırmaca olduğunu, bu yalanlarla sömürülmeye devam edileceklerini kendi çoğunluklarına anlatmak için ne paraları, ne televizyonları, ne gazeteleri, ne satın alınmış yazarları, ankormanları vardır.
Bugün bir zümrüd-ü anka kuşu gibi insanlığı büyülemesi için uğraşılan demokrasi, kapitalizmin ürünü, icadıdır; sadece onun yararına işler. Kapitalizmin demokrasisi, günümüzde çok somut bir şekilde gözlendiği gibi, emekçi, mazlum, yoksul, aç olmak ortak paydasını unutturup, bu geniş kitleleri dinlerine, mezheplerine, etnisitelerine, uluslarına göre parçalayarak kapitalizmin karşısındaki bloğu dağıtmaktan başka işe yaramamaktadır. Bu özelliğiyle de demokrasi filan değildir. Bir başka tür diktatörlüktür.
Demokrasi “Apo”ya veya “Recep”e özgürlükten ibaret bir tuhaf yaratık ise, başka alanlarda, başka konularda tavana bakıp ıslık çalmakla yetiniyorsa, IMF’ye, özelleştirmelere karşı çıkmak, seçilmiş (yani sözde demokrat!) başbakanlar tarafından suçlama anlamında “komünistlik” olarak nitelenecek, karşı çıkanlar polis tarafından tartaklanacaklarsa, bu demokrasi kitleler için demokrasi filan değil, apaçık azınlığın tahakkümüdür, diktatörlüktür.
Kapitalizmin “kapitalizme güven azalıyor; kapitalizm ayağımızın altından kayıp gidiyor; önlem almak gerekir; biraz daha devlet, biraz daha kontrol gerekir, bu kadar denetimsizlik, bu kadar kuralsızlık kapitalizme zarar” diye sızlanan Kissinger, Fukoyama, Mandela, Soros gibi şahin savunucu ve sözcüleri, aslında asıl kayıp gidenin allayıp pullayıp yoksullara yutturdukları demokrasi olduğunu da biliyorlardır mutlaka. Ama galiba hiç öyle bir “afet-i devran” olmadığını da bildikleri için, kandırılmış damatlarla veya kullanılmış iç güveylerle yetinip, demokrasi elden gidiyor diye sızlanmaya gerek görmüyorlar anlaşılan.