ALİ TARTANOĞLU: “MUSTAFA” DA BİR “MC DUNDAR” BELGESELİ YAPSA…

Yazar Ali Tartanoğlu 

Üç yıl boyunca annesini görememiş… Doğup büyüdüğü kente hasret ölmüş… Selanik’in düştüğünü öğrendiği an, elbette göz yaşları içerisinde“Selanik’i nasıl bırakırsınız!…” diye canciğer silah arkadaşlarının yakasına sarılmış (Çünkü o sırada kendisi başka bir cephede savaşmakta)… Dolmabahçe Sarayı’nın duvarına adeta kazınmış sözlerinde ifade ettiği üzere çok sevdiği İstanbul’dan, yabancılar Ankara’yı başkent olarak kabul edinceye kadar “kendisini mahrum bırakmış!..”

Annesini yitirdiğini düşünde görmüş, haberin bulunduğu telgrafı sunan emir erinin, (evet emir erinin!..) boynuna sarılarak elbette “ağlamış!!!…”
Hayatının kesintisiz en az on yılı, rütbesiz er koşullarında cephelerde, doğru dürüst banyoya, sıcak, rahat ve temiz bir yatağa, dumanı üstünde bir tas çorbaya hasret, ölümle burun buruna geçmiş…
Hastalığının son aşamasında bile, bütün unvanlarından, rütbelerinden sıyrılıp filinta tüfek bir çete reisi olarak Hatay’ı Fransız işgalinden kurtarmayı düşünebilmiş, başında bulunduğu devlete önerebilmiş…
Çocukları da, kadınları da, insanları da, hatta hayvanları da çok sevmiş…
Elbette çok kızıp öfkelenmiş de… Kendisine İskenderun’unu İngilizlere bırakması emredilince, Harbiye Nazır’ı Enver Paşayı kastederek “ahmak” dediği resmi yazılar yazabilmiş; ama bundan çok daha önemlisi “ben böyle bir emri yerine getirmem. Kim getirecekse gönderin, görevimi kendisine teslim edeyim” diyebilmiş… Hepsinden önce de, bu üst emre rağmen birliklerine “karaya çıkmaya kalkan olursa vurun” diyip, İstanbul’a da “ben böyle bir emir verdim. Bilginize…” tavrını koyabilmiş…
Ve sonuç… Emperyalist düşmandan özgürlüğünü almış, bağımsız, laik, modern bir ülke… Kendine güvenen, başkalarının, hatta eski düşmanların ceket iliklediği bir Cumhuriyet…
Şimdi siz, böyle bir önderi, bir komutanı, bir devrimciyi, imparatorluk yıkan bir devlet kurucusunu bu niteliklerinden tamamen sıyırıp, “canım işte o da hepimiz gibi gaz sancısı çekiyormuş, hepimiz gibi boğazını temizliyormuş, pisuarın önünde ayakta işiyormuş. Bizden hiç farkı yokmuş” diye, inatla, ısrarla ve sadece, insan olarak her birimizde ortak olan özelliklerle dayatıp durmaya kalkarsanız projektörler size de istemediğiniz şekilde, yani alıştığınız üzere sizi parlatmak için değil, loş yanlarınızı da sergilemek için dönecektir, döner. Eleştirilere derhal “anti demokratlık” damgası vurmak, demokratlık değil, şımarıklıktır..
Birilerinin, böyle sözüm ona bir “yorumsal” film yapma hakkı vardır. Ne yapalım! Devir “demirgrasi” devri!.. Ama bu hak, kaçınılmaz olarak başkalarının da yorumsalı eleştirme hakkını doğurur. Ne yapalım devir, “demokrasi” devri!!!…
Yorumsalın gerçekte kuşkusuz bu kadar önemsenecek bir yanı yok. Ama önemsenmesi için “hökümat” bile seferber oldu. Devletin en görkemli mekanları tahsis edildi; en ekabirler galaları teşrif buyurdukları gibi, bir de okullara talimat gönderdiler; öğretmenleri komutasında sürü sepet sabi sübyan sinema salonlarını doldurdu. Büyükler de “n’oluyo!..” diye, en azından merak ettiler.
Önemli olduğundan değil. Dünya reklam dünyası… İsterlerse serçeyi bülbül diye satarlar. Nitekim sattılar!..
Deniyor ki bu muhteşem yorumsal(!) için; “Böyle bir belgesel hiç yapılmamıştı, ilkti. Verdiği somut bilgiler ilk kez yayınlananlardı.”
Hayır!. Bir kere bu bir belgesel değil, bir “yorumsal!..” Yorumsalcı da kabul ediyor.
İkincisi yayınlanan somut bilgilerin hiçbiri, insani boyutta olsun veya olmasın, “ilk” değil.
İçki içtiği, sigara içtiği, bu toplumun bildiği, yazılıp çizilmiş bilgiler. Kaynak Yayınlarının, 25’inci cilde doğru ilerlemekte olduğunu sandığım“Atatürk’ün Bütün Eserleri” dizisinde, “Yahu, hesabımızı kitabımızı bilmiyoruz. Amma harcamışız!..” mealindeki notları, Madam Corin’e mektupları dahil, “ilk kez ben yayınlıyorum” denilen bilgilerin hepsi var.
Şimdi yorumsalcıya desek ki, niye taktın kafayı “insan Atatürk”e de, yatıyor kalkıyor habire insan Atatürk belgeseli yapıyorsun? Niye toplumsal kahraman, toplumsal kurucu önder, toplumsal Atatürk’ten böyle bucak bucak kaçıyorsun? Bir kere de böyle bir Atatürk belgeseli yapsaydın da “insan Atatürk” yorumsalına hak kazansaydın…
Eminiz o da diyecektir ki, efendim sizin dediğiniz Atatürk kitaplarda çok var… Ama senin dediğin Atatürk de çok var kitaplarda. Ortaya ilk sen atmıyorsun.
Yani çoluğa çocuğa “aaa Atatürk de bizim gibi bir insanmış” dedirtince ne olacak?!!..
Çevirdiğin bütün Atatürk filmleri “Atatürk de bizim gibi bir insandı” inadının, saplantısının bir ürünü… Hiç kahraman, devrimci, kurtarıcı, kurucu Atatürk filmi yapmayıp ille de “insan Atatürk”te ısrar edişinin nedeni, “boş verin kahramanlığını, devrimciliğini, kurtarıcılığını, kuruculuğunu… İşte… O da bizim gibi bir insan nihayet. Büyütmeyin” mesajı vermek değilse ne?
Yurttaşlarının gözünün içine baka baka konuşmaktan, onları gözlerinin ta içine baka baka dinlemekten hiçbir zaman kaçınmamış Atatürk’ün yüzünü, gözlerini niye sakladın seyirciden? Kendin bakamadığın, bakmak istemediğin için değilse neden? Mustafa Altıoklar’ın dediği gibi niçin hep arkasından konuştun?
Hadi sağ olsaydı yapabilir miydin böyle bir şey demeyelim. Ama Recep Tayip Erdoğan sağ; yapabilir misin “Mustafa” gibi bir “TAYYİP”?… Hazırladığını öğrendiğimiz Fetullah Belgeselinde, onu da bütün insani zaaflarıyla, cinsel yaşamıyla, loş bir odada arkası dönük otururken omuzu üzerinden ne idüğü belirsiz bir varlık olarak mı vereceksin? Yoksa Diyanet işlerinin 1959’da açtığı vaizlik sınavında “ayetikerime bilgisi”nden ancak (5) alabilmiş ilkokul mezunu bir garibanın nasıl olup da, hem de din-iman palavrasıyla, Türkiye ve Dünya sahnelerinin önemli bir aktörü haline gelebildiğinin gerçek perde arkasını mı anlatacaksın?
Buyur! Dolmabahçeler, Devlet Opera ve Balesi salonları, sinema salonları, kameralar ve ilkokul çocukları emrinde!..
Yorumsalda verilen sözüm ona “insan Atatürk”ü en çok kim sevdi biliyor musunuz? “Kurtuluş”tan, “istiklal”den, “bağımsızlık”tan, hatta bizatihi bu sözcüklerden hoşlanmayanlar… Lozan’ın masasından bile hoşlanmayanlar…
Şimdi yorumsalcıdan üç şey istenmeli:
1 – Önce otur belgeselci gibi, doğru dürüst bir kahraman, kurucu, önder, devrimci Atatürk, tarihi ve toplumsal kişiliğiyle bir Atatürk filmi yap.
2 – Görüntü sıkıntısı, kaynak sıkıntısı çekmezsin. Otur bir de “İNSAN RECEP TAYYİP” belgeseli yap!..
Ama işin kolayına, “yorumsal”a kaytarmadan… Dört dörtlük belgesel yap. Çünkü sen belgesel diye yine “yorumsal” yaparsan, bu defa da ortaya birMUHTEŞEM RECEP TAYYİP SULTAN çıkar!..
“Yorumsal” değil, “belgesel!…” Çünkü yorumsalcı adını belgesel koyup, uygun gördüklerine “o da kim ki…” muamelesi yapıyor; sıkışınca da “canım bu benim yorumum” diyip çıkıyor. Demek istediğini de uçurabilir. Bu nedenle, asıl dikkatle izlenmesi gereken, zat-ı devletlilerinin FETULLAH belgeselidir.
Uygun görür veya görmezken ölçüt ne? Gazetecilik, belgeselcilik mi?.. Yoksa “bunların hangisi beni parlatır, bana para kazandırır; önce günün modasına göre çalışayım, Atatürk’ü küçülteyim, moda akımların aferinini alıp daha çok parlayayım; gün olur devran döner moda değişir, ‘harp olur darb olur’sa o zaman da ‘ama bakın ben kaç tane Atatürk belgeseli çektim. Hatta ‘başka Uğur Mumcu belgeseli yapacak adam mı kalmadı’ diye ayağa kalkan bir dinozor halk kitlesi ve bir iflah olmaz dinozor olmasaydı bir Uğur Mumcu Belgeseli de yapacaktım” mıdır ölçüt?..
3 – Bir “İNSAN YORUMSALCI” belgeseli gereksiz. Ama yorumsalcı, bir gece bir rüya görse; Mustafa Kemal Anıtkabir’den doğrulup kamera arkasına geçmiş olsa… Bir “GAZETECİ McDUNDAR” belgeseli yapsa!.. Hatta sadece Çağdaş Gazeteciler Derneği Onur Kurulu’nun 2003 tarihli raporunun ilgili bölümlerini belgesel yapsa!.. Uzman tanık da Çağdaş Gazeteciler derneğinin o dönemdeki Onur Kurulu Başkanı Rahmi Yıldırım olsa…
“O kadarı çok olur. Etmeyin, kıymayın…” denecekse, sadece TRT arşivlerindeki birçok master bandın bir gece ansızın nasıl kendiliklerinden mevzi ve mevki değiştirdiklerini belgeselleştirse, uzman tanık olarak da TRT genel müdür eski yardımcılarından Şener Tokcan’ı konuştursa. Ya da sadeceTürkan Sultan belgeselinin öyküsünü belgeselleştirse; Seçil Büker’i veya Yargıtay Hukuk Genel Kurulu üyelerini uzman tanık olarak konuştursa. Yahut sadece, kendi yaveri Salih Bozok’un “HEP ATATÜRK’ÜN YANINDA” başlıklı anılarının nasıl alt üst edilerek “YAVERİ ATATÜRK’Ü ANLATIYOR”a dönüştüğünün öyküsünü belgeselleştirse, buna da bendenizi uzman tanık olarak çağırsa. Filmin adını da, yine Rahmi Yıldırım’ın tanımından hareketle, “ROMANTİK İNTİHALCİ MCDUNDAR” koysa…
Çatılmış kaşlarıyla yorumsalcıya “belgesel böyle yapılır!.. Türkiye’ye ve bana hep bir yabancı gibi bakıyorsun, ama sen galiba işine de yabancısın…”dese!.. Bizi de “Ben çıkıp gelmesem, böyle yüksek ve kıymetli bir şahsiyetin belgeselini çekmek için ölmesini mi bekleyecektiniz!.. Ayıp ayıp!.. Bakın ne kadar bol malzeme de varmış!..” diye azarlasa…
Haklı. Çünkü McDundar da, sadece topluma değil, artık neredeyse tarihe mal oluyor. Bir “ROMANTİK İNTİHALCİ MCDUNDAR” belgeseli O hayattayken yapılmalı bu belgesel. Ama yine işin kolayına kaçmadan… Öyle yorumsal filan değil; adam gibi BEL-GE-SEL!.. O zaman hiç kuşku duymayalım samimiyetinden!