ALİ TARTANOĞLU: BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ, KÜÇÜK AMERİKA PROJESİNE DÖNÜŞÜRKEN

Yazar Ali Tartanoğlu

 

  • “Oysa bugün İran’la başa çıkabilecek tek güç olan Irak Ordusu ABD tarafından yok edildi.” (Veli Nasr, ABD Senatosu Dış İlişkiler komitesi üyesi)
  • “Sünnileri felaket bir savaşa hazırlamak durumundayız. Lübnan’daki Hıristiyanları koruyacak birilerine ihtiyacımız var. Bunu Fransızların ve Amerika’nın yapmasına alışılmıştı. Oysa şimdi artık bu işi Nasrallah ve Şiiler yapacak.” (Robert Bear, Lübnan’da uzun süre bulunmuş bir CIA ajanı.)

… Amerika Irak’ta uzun süre kalmak niyetinde olmasa bile, bu savaşın onun için kolay bir savaş olmayacağı kuvvetle muhtemeldir. …bu kez Irak masum. … Amerikan askerine direnmesi için Saddam Hüseyin’i sevmesi, onun emirlerini yerine getirmesi, ondan korkması gerekmiyor. … Irak ordusu bir yana, bu kez Irak halkı direnecektir. … Her sokağın köşesinde, her hurma ağacının, her kum tepesinin arkasında, camilerde…

 

“Resmi gerekçeleriyle bu zoraki, bu son derece anlamsız savaşın, Amerika’nın … ayağına pranga olma ihtimali çok yüksek. Ben pazarlarımı geri almak istiyorum; imparatorluğumu kaybetmek istemiyorum; yoksullar patlamadan ben onlara patlamak istiyorum şeklindeki gayrı resmi, açıklanmayan gerekçeler ise, reel politiğe uygun olabilir; ama prangayı çözmeye yeter görünmüyor.” (*)
Ortada henüz hiçbir şey yokken yazılmıştı bu satırlar. Olup bitenleri hep birlikte izledik. Doğrusu, prangayı görmemiz, Yeni Hayat sayfalarında “Zavallı Amerika” diye yazmamız, Amerika’nın her şeyi bu kadar ağzına yüzüne bulaştıracağını görmemize yetmemiş.
Şimdi bu satırlar da Batılı haber kaynaklarının “Rus” istihbarat kaynaklarına dayanarak, Amerika’nın İran’a karşı sabah 04’te saldırıya girişeceğini bildirdiği 6 veya 7 Nisan’dan hemen önce kaleme alındı.
Bütün büyüklük, imparatorluk, güç iddialarına rağmen Amerika Birleşik Devletleri’nin en zayıf noktası, en başta bütün bu iddiaların geçersiz olmasıdır. Yani… ABD büyük değildir, güçlü değildir, imparatorluk hiç değildir. Sadece büyük “sanılmaktadır”; güçlü “sanılmaktadır”; imparatorluk “sanılmaktadır. ABD’nin ustalıkla yaptığı tek şey de işte bu “sanı”yı, bu “zan”nı kullanmaktır.
ABD, dünya ile, Ortadoğu’yla, Türkiye’yle Irak’la vb., ilgili planlarını, çok ağırlıklı olarak birtakım yerli işbirlikçilerin telkin ve yönlendirmeleriyle Pentagonda, masa başında bilgisayar karşısında hazırlamıştır; bu toprakları, bu coğrafyayı, bu insanları, bu toplumları çok iyi bilerek, yakından tanıyarak değil!.. Bu mümkün de değildi zaten.
Çok basit bir örnek verelim. Bir Batılının, bu arada bir Amerikalının, Anadolu’nun Ege sahillerinden Japonya’ya kadar hemen bütün Doğu’da yaygın ölüm kültünü, ölümü göze alabilme anlayışını kavraması mümkün değildir!.. Irak laboratuarında ilgili ilgisiz, meraklı meraksız herkesin çok yakından izlediği üzere Amerika’nın en büyük kaygısı asker, malzeme ve para kaybıdır. Can kayıplarının seçmenlerde yaratabileceği tepkiden duyacağı kaygı dışında, kendi ülkesinden on bin kilometre uzakta masum insanlara saldırırken, savaşa da şirket yönetir gibi sadece kar-zarar anlayışıyla yaklaşır. Ayrıca böyle bir savaşta, kendisi açısından “vatan, yurt” kaygısı da söz konusu değildir, olamaz. Bu ve başka nedenlerle Amerikalının, Japon “kamikaze” kurumunu anlaması da beklenemez.
Son derece köksüz, yeni devlet geleneği de, Amerika’nın, gerek dinsel gerek din dışı binlerce yıllık devlet, örgütlenme, diplomasi, hukuk, hile, entrika, savaş geleneği olan, bütün tek tanrılı dinlerin doğduğu, en eski ve gelişmiş, insanlığın bugünkü medeniyet düzeyine çok büyük armağanlar sunmuş bu coğrafyayı anlamasının önündeki en büyük engellerden bir başkasıdır. Sadece silah, hatta sadece hava gücüyle, bütün bu unsurlarla baş çıkmak da imkansızdır.
Bakalım Irak’ın ve Ortadoğu’nun bugünkü manzarasına ve “zavallı” Birleşik Devletler’in bu manzara içindeki hali pür melaline.
ABD Irak’a girerken, amacını Saddam Hüseyin yönetimini ortadan kaldırmak olarak ilan ettiği, Saddam Hüseyin ve siyasi dayanağı olan yönetim kadrosu ve Baas partisi Sünni, buna karşılık nüfusun çoğunluğu Şii olduğu, Sünnilerin de nasıl olsa kendisine yar olmayacağını düşündüğü için, zaten çantada keklik olan Kürtler dışında Şii kartına oynadı.
Nitekim bu güne kadarki kukla Irak hükümetleri de (hatta parlamentosu da) bu denge üzerine kuruldu. ABD, Irak devlet başkanlığını ve dışişleri bakanlığını Kürtlere tahsis ederken, Başbakanlık dahil önemli çoğu bakanlığı da Şiilere bıraktı. Şu andaki Nuri el Maliki dahil geriye doğru bütün başbakanlar hep Şii kökenli idi. Parlamentoda Şii milis lideri Mukteda Sadr’a bağlı milletvekilleri var. Şiilerin bir başka ucu da Ayetullah Sistani üzerinden İngilizlere yakın. Ayrıca hem Sadr grubu, hem Sistani gurubu, Amerika ile birlikte Maliki hükümetini destekliyor. Sadr’ın Mehdi ordusu dahil Şii milis grupları hükümeti ve işgalci ABD’yi zor durumda bırakacak her türlü eylemden sakınıyor.
Kısaca, ilk bakışta Amerika’nın da öngördüğü üzere, Irak’ta Şiiler çok büyük ölçüde uslu uslu otururken, işgal güçlerine ve onun desteklediği hükümet kuvvetlerine kök söktüren direniş hemen bütünüyle Sünnilerden geliyor. Sünnilerin içinde eski ordu ve Baas mensupları elbette en önemli unsur. Ama çok kritik bir başka unsur daha var. Ucu Usame bin Ladin’in El Kaide’sine kadar uzanan radikal İslamcı (Sünni) örgütler…
Buraya kadarı Washington’da yapılan planlana uygun denilebilir. Ancak…
Beklenmedik değil ama hiç istenilmeyen bir gelişme var. Saddam Hüseyin’i, Baas’ı dışlayıp ezeceğim diye Sünnileri dışlayıp ezen ve yerine Şiilerle kucaklaşan Amerika, bu kez İran’ın elini,. İran’ın bile düşünemediği kadar güçlendirmiş.
Hemen bir parantez açalım. Bir kere Irak’ı işgal ve yeniden yapılandırma politikasını tamamen etnik ve mezhepsel farklılıkları kullanmaya dayandırmakla, Amerika’nın daha baştan kaybettiğini söyleyebiliriz.
Ama Amerika bununla da yetinmedi. Hedefini sadece Saddam Hüseyin, hükümet, bürokrasi ve ordu üst kademeleri ile Baas kadrolarıyla sınırlı tutmak yerine, bu unsurların Sünniliğinden hareketle bütün Sünnileri karşısına aldı. Yani kabaca Saddam Hüseyin ve Baas’ı topyekün Sünnilikle eşit gördü. Hüseyin’in olağanüstü ilkel, yanlışlarla dolu yargılanması ve asılması da bunların üzerine tüy dikti. Ve doğrusu Sünniler de bütün bunları karşılıksız bırakmadılar.
Ancak bu manzara İran unsurunun konumunu açıklamaya yetmiyor. Çünkü, tıpkı Irak ve Saddam Hüseyin’in topraklarını İran’lı muhalif örgüt Halkın Mücahitlerine açması gibi, Amerika’nın Irak’ı teslim ettiği hemen bütün Şii başbakan ve siyasetçiler de, “düşmanımın düşmanı dostumdur” kuralı gereği, Saddam Hüseyin’e muhalefetleri dolayısıyla vaktiyle sürgün yıllarının önemli bir kısmını geçirdikleri İran’ın kucak açtığı, yıllarca ev sahipliği yaptığı insanlar. Dolayısıyla, onların İran’la hala bir tür bağlantıları veya İran’ın onlar üzerinde hala bir etkisi, nüfuzu var. Yani örneğin bugünkü başbakan Maliki’nin İran’ı hiç düşünmeden politika belirlemesi mümkün değil. Nitekim, bundan önceki başbakanlardan Ahmet Çelebi de, Amerika’nın gözünden düşüp görevden alınınca, önce uzunca bir süre evinde göz hapsinde tutulmuş, sonra da İran’a kaçmıştı; başka yere değil. Saddam Hüseyin’in cellatlarının, adamları olduğu söylenen Mukteda Sadr’ın da infazdan sonra kaybolduğu, sonra İran’a gittiği (kaçtığı) iddiaları Amerikan kaynaklarınca ortaya atılmıştı; Sadr kaynakları bunu yalanladı. Ama önemli olan, Suriye’de de yönetim Şii azınlığın elinde olduğu halde bu insanların hep İran’ı tercih etmeleri. Üstelik Irak’ta, Sadr ve grubu değil ama, Amerikan yanlısı Şii siyasetçilerin hepsi de laik.
Biraz daha şaşıralım.
Irak’taki direnişin omurgasını oluşturan Sünniler, Şii İran tarafından destekleniyor. Daha doğrusu İran, sadece Irak’ta değil bütün Ortadoğu’da etnik ve mezhepsel ayrım yapmaksızın anti Amerikan unsurların tamamını destekliyor. Hele Irak’ta, İran’ın da en az Amerika kadar, hatta daha fazla belirleyici olduğu çok rahat söylenebilir.
Ve Amerika, Irak’ta izlediği politikayla, sadece ilan edemediği yenilginin eşiğine gelmekle kalmayıp, İran’ı Irak’ta ve Ortadoğu’da ciddi ciddi güçlendirdiğini, ancak işgalin dördüncü yılının sonuna doğru, geçtiğimiz aylarda fark edebiliyor. Amerika’nın İran paniğinin asıl nedeni de, İran’ın nükleer programı değil, bu gelişme. Nükleer program sadece bir artıran katsayısı. Yoksa Amerikan kaynakları bile, İran’ın uranyum zenginleştirmeyi bir yıl içinde başarsa bile, nükleer silah üretmesinin on yıla kadar uzayabileceği görüşünde.
Kısaca, ABD, Irak’ta her şeye rağmen Şiilerden vazgeçemiyor. Şiilerin laik olmayan unsurları, tıpkı İran gibi Amerikan düşmanı. Ve hem laik hem İslamcı Şiiler İran’ın etkisinde.
ABD bu duruma bir çare olarak bu defa Sünnilerden medet ummaya başlıyor. Ama o zaman da karşısına Müslüman Kardeşlerinden El Kaidesine kadar radikal Sünni unsurlar çıkıyor. Yani, tam anlamıyla kırk katır mı kırk satır mı cenderesi içindeki Amerikan yönetimi, Sünni direnişçiler ve Sünni radikaller mi, Şii İran mı sorusuna şimdilik İran diye yanıt verdi. Yani İran’ı daha büyük ve önemli tehdit ve tehlike olarak kabul etti.
Bunda, başta Suudi Arabistan olmak üzere Ortadoğu’daki Sünni Arap müttefiklerinin de büyük rolü var. Nitekim Amerika da bu konuda en çok Suudi Arabistan’la işbirliği yapıyor. Tabi bu da son derece riskli, tehlikeli bir işbirliği. Her iki taraf açısından da.
Amerikalı gazeteci Seymour Hersh’ün 25 Şubat 2007 tarihli New Yorker’da yayınlanan “Yön Değiştirme” başlıklı yazısı (http://www.informationclearinghouse.info /article17173.htm) Ortadoğu’nun ve Ortadoğu’daki Amerika’nın manzarasını şöyle özetliyor.
Irak’ta durumu kötüleşen Amerika, çoğunluğu Şiilerden oluşan İran’ı zayıflatmak için kendisini İran’la açık bir çatışmaya daha da yaklaştıran Sünni ve Şii Müslümanlar arasındaki bir mezhep çatışmasının içine atıyor.
Amerika’ya göre Ortadoğu’da bir “reformcular” bir de “aşırılar” var. Reformcular, Sünni devletler; aşırılar ise İran, Suriye ve Hizbullah. Şiiliğin yeniden canlanmasından ödleri kopan ve kendisinin Irak’ta ılımlı Şiilerle oynadığı kumardan büyük rahatsızlık duyan Sünni Devletlere Amerika “Irak’ta Şiilerden vazgeçemeyiz. Ama onları kontrol edebiliriz” gibi bir güvence veriyor.
Ancak, kendisi de, İran’ın mı yoksa Sünni radikallerin mi daha büyük tehlike olduğunu henüz bilmiyor. Suudiler ve Amerikan yönetimindeki bazıları, en büyük tehlikenin Sünni radikaller değil İran olduğunu savunuyorlar.
Bu yeni politikanın stratejik sakıncalarının tam anlamıyla farkında olup olmadığı anlaşılamayan Beyaz Saray sadece Irak’ta değil bölgenin tamamındaki bahsi yükselttikçe Ortadoğu, ciddi bir Sünni-Şii soğuk savaşına doğru gidiyor. Her şey alt üst olabilir. (ABD eski İsrail Büyükelçisi, Brooking Enstitüsü Saban Ortadoğu Araştırmaları Merkezi Müdürü Martin Indyk.)
ABD yönetiminin İran’ı kontrol altına alma politikası Irak’taki savaşı kazanmaya yönelik stratejisini de zora sokuyor. Başbakan Maliki hükümeti, Birleşik Devletlerle ılımlı, hatta radikal Sünniler arasındaki yakın ilişkilerden, ülkedeki iç savaşı nihai olarak Sünnilerin kazanmasından endişeli. (Washington Enstitüsü Ortadoğu Politikaları Araştırmaları Müdür Yardımcısı, İran uzmanı Patrick Clawson.)
ABD, buna rağmen Irak Şii liderleriyle işbirliğine bağımlılığını sürdürüyor. Mehdi Ordusu değil ama diğer Şii grupları müttefik sayılıyor. Maliki’yi ılımlı Sünnilerle Kürtler’e daha yakın, radikal Şii müttefiklerinden uzak tutmaya çalışıyor. Ama Irak Ordusu direnişçilerle mücadelesini sürdürdükçe Şiilerin, arka planda da İran’ın gücü sürekli artıyor.
Irak’ta Sünniler Amerika’ya Şiilerden çok daha fazla zarar verdiği halde, ABD Yönetimi, İran’ın Sünni direnişçilerden daha tehlikeli ve kışkırtıcı olduğunu kanıtlamaya uğraşıyor. İran’ın bir noktada karşılık vermesi, Amerika’nın da saldırı için bir bahane edinmesi bekleniyor. ABD yönetimi, IRAK’TAKİ NAHOŞ DURUMUN KENDİ PLANLAMA VE YÖNETİM BAŞARISIZLIKLARINDAN DEĞİL, İRAN’IN MÜDAHALELERİNİN bir sonucu olduğu mesajını vermek istiyor.
Yeni Savunma Bakanı Robert Gates “İran’la bir savaş düşünmüyoruz” demesine rağmen çatışma atmosferi gittikçe derinleşiyor. Amerikan askeri ve özel harekat timleri İran’da istihbarat toplamaya yönelik faaliyetlerini artırdılar ve hatta İran’lı eylemci-ajanları takip etmek üzere sınırı da geçtiler.
Bu nokta önemli. Çünkü gerek Lübnan-Hizbullah karşısında İsrail’in, gerekse Irak’ta ve İran karşısında ABD’nin en büyük zaafının “istihbarat eksikliği” olduğu, bizzat kendi kaynaklarınca ifade ediliyor.
Ancak burada, Irak sütünden ağzı yanmış Kongre’de ve Amerikan kamu oyunun bu istihbaratlar konusunda yoğurdu üfleme eğilimi dikkat çekiyor. Pek çok Kongre üyesi İran’la ilgili iddiaları ihtiyatla karşılarken New York senatörü Hillary Clinton da 14 Şubat günü Senato’da “Irak’taki savaştan hepimiz dersler aldık. İran hakkında ortaya atılan iddialara da aynı dersleri uygulamamız gerek” dedi.
Suudi Arabistan’ın rolü
Suudi Arabistan Kralı Abdullah geçen Kasım ayında ülkeye gelen Cheney’e, Şiiliğin yükselmesinden duydukları endişeyi anlatıp, ABD çekilirse Irak’taki Sünni dostlarını destekleyeceklerini söyledi. (Times dergisi.) Suudi Arabistan’ın büyük petrol yataklarına sahip, önemli miktarda Şii azınlığın bulunduğu Doğu Vilayetinde mezhepçi gerilimler hayli yüksek. Suudi yönetimi, ülkedeki terör saldırılarının arkasında yerli Şiilerle işbirliği halindeki İranlı ajanların bulunduğuna inanıyor.
Suudi Arabistan ordusunun sürekli mevcudu sadece 75 bin kişi. “Oysa bugün İran’la başa çıkabilecek tek güç olan Irak Ordusu ABD tarafından yok edildi. Şu anda karşınızda nükleer güç olmaya hazırlanan, 450 bin kişilik bir orduya sahip bir İran var.” (Senato Dış İlişkiler Komitesi üyesi Veli Nasr.)
Eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ise, İran’la Irak arasındaki 8-yıl Savaşı’nın devam ettiği sırada 4 Şubat 1985 tarihli International Herald Tribune’deki bir yazısında, ülkesinin bu savaştaki rolünü neredeyse bütün açıklığıyla itiraf ettikten başka, şu çok çarpıcı görüşü de dile getirmişti: “Bizim amacımız İran’la Irak’ı veya bunlardan herhangi birini tamamen yok etmek değil. Kollarını kanatlarını bırakıp güçsüz bırakmak; bize ve bölgedeki müttefiklerimize zarar veremeyecek hale getirmek; bunu da birbirlerine yaptırmak…”
Veli Nasr’ın büyük bir isabetle vurguladığı, “İran’la başa çıkabilecek tek güç olan Irak Ordusunun ABD tarafından yok edilmesi”nin önemi şu. Kissinger’in sözleri, Nasr’ın tespitinin aslında bir zamanlar ABD tarafından da ciddiyetle bilinip kabul edildiğini gösterir. Çünkü, Irak ordusunun İran’la başa çıkabilecek tek ordu olması, bölgenin biraz Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Batılı emperyalist güçlerce oluşturulmuş, biraz tarihi süreç içinde kendiliğinden oluşmuş dengesinin bir gerçeğiydi. Çarpıcı olan odur ki, koskoca ABD ve onun ordusu, Irak ordusunu, hem de bir hiç uğruna yok ederek bugünkü “zavallı” ve şaşkın noktaya gelmiş; beğenmediği İran karşısında, beğenmediği Saddam’ın ordusunun yerini dolduramamıştır, dolduramamaktadır.
Seymour Hersh Veli Nasr’ın bir başka önemli tespitini daha aktarıyor:
“Suudiler önemli mali araçlara, Şiileri dinsel dönek sayan aşırı Sünni Müslüman Kardeşler ve Selefilerle derin ilişkilere sahip. İran’ın oluşturduğu tehdide karşı Suudiler İslamcı radikallerin en kötü türünü harekete geçirebilir. Ancak bunları bir kere kutudan çıkarırsanız, bir daha geri sokamazsınız.”
Amerika’nın radikal Sünni örgütler hakkındaki büyük endişesini bilen Suudiler de, Beyaz Saray’a “dinsel köktencilerden gözlerini hiç ayırmayacakları” güvencesini vererek demek istiyorlar ki “Bu hareketleri biz yarattık, biz kontrol ederiz.”
Ancak bu işbirliği yaklaşımı ne ABD’yi ne Suudileri rahatlatmış değil. Suudiler, İran’a karşı ABD ile birleşerek siyasi risk aldıklarından, bir “kırk katır mı kırk satır mı” cenderesinden söz ediyorlar: Kırk katır, İran’ın nükleer bombayı üretmesi, kırk satır da Amerika’nın İran’a saldırması… Suudiler bu cendereden kurtulmanın yolunu İran’ın İsrail tarafından bombalanmasında görüyor; onları suçlayabilirlerini, ama Amerika saldırırsa, suçlananın kendileri olacağını düşünüyorlar.
Washington Ortadoğu Politikaları Enstitüsünden Patrick Clawson ise. “Cansiperane çalışma, ustalık, beceriklilik her zaman Amerikalılardan beklenmemeli. Amerika’nın Ortadoğu’daki pozisyonunun son derece kötü olduğu bir dönemde kimin riski daha büyük; bizimki mi Suudilerinki mi?” diyor.
Amerikan yönetiminin “denize düşen yılana sarılır” çaresizliğiyle Suudi Arabistan’a yöneldiğini, aksi taktirde Irak savaşındaki başarısızlığın Ortadoğu’yu “kapanın elinde bırakacağını” düşünenler de var.
Lübnan ve Hizbullah
Lübnan Başbakanı Fuat Sinyora, büyük bir alt yapısı, tahminen iki üç bin aktif savaşçısı, binlerce üyesi bulunan Şii Hizbullah örgütü ve onun lideri Şeyh Hasan Nasrallah’a karşı iktidarda kalma mücadelesi veriyor.
Hizbullah 1997’den bu yana ABD’nin teröristler listesinde. Örgüt, 1983’te Beyrut’ta 241 Amerikan askerinin öldüğü deniz kışlası bombalamasına karışmış; Lübnan’daki CIA istasyon şefinin ve bir deniz albayın de dahil olduğu bazı Amerikalıların kaçırılmasında suç ortağı olmakla suçlanmıştı. Nasrallah birçoklarınca, İsrail’i var olma hakkı olmayan bir devlet olarak niteleyen sıkı bir terörist olarak görülüyor. Ancak Arap dünyasında bir çokları da, özellikle Şiiler, onu geçen yaz İsraile’e karşı 33 gün dayanmış bir direniş önderi, Sinyora’yı ise Amerika’nın desteğine güvenen fakat Başkan Bush’u İsrail’e Lübnan bombardımanına son verme çağrısına ikna edememiş zayıf bir siyasetçi olarak görüyor.
ABD, açık mali yardımlar dışında, Sinyora hükümetine, “Sünnilerin Şii etkisine karşı direnme kapasitesini artıracak” gizli destekler sağlıyor. Etrafa mümkün olduğu kadar para saçıyor. Tabi bu arada, birçok düşman unsuru, kuzey Lübnan’da Beka Vadisinde, güneydeki Filistin mülteci kampları çevresinde bulunan radikal Sünni grupları da, Hizbullah’a tampon olacağı hesabıyla finanse etmiş oluyor. Ancak bu grupların El kaide ile ideolojik bağları var (Eski bir istihbarat yetkilisi ve ABD hükümet danışmanı.)
Kongre’nin eski Dış İlişkiler komitesi başkanı Leslie H. Gelb, ABD yönetiminin politikasının, demokrasiden çok Amerika’nın ulusal güvenliğinden yana olduğundan hareketle Lübnan’ı Hizbullah’ın yönetmesinin çok tehlikeli olacağını düşünüyor. “Sinyora hükümetinin düşmesi, Ortadoğu’da ABD’nin çöküşü ve terörizm tehdidinin yükselmesi olarak görülecek. Dolayısıyla Amerika, Lübnan’da iktidar gücünün dağılımındaki her türlü değişikliğe karşı çıkacak. Bu nedenle, bu değişime direnen Şii karşıtı her harekete yardımcı olmak hakkımız.. Demokrasiden söz edip durmaktansa bunu açıkça söylemeliyiz” diyor.
Saban Center’dan Martin Indyk ise “Amerika’nın Lübnan’daki ılımlıları aşırılarla ilişkiden alı koyacak bir itici güce sahip olmadığı” kanaatinde.“Başkan Bush, bölgenin ılımlılarla aşırılar arasında bölündüğünü, bölgedeki dostlarımız ise bu bölünmenin Sünnilerle Şiiler arasında olduğunu düşünüyor. Bizim aşırı olarak gördüğümüz Sünniler, Sünni müttefiklerimiz tarafından sadece Sünni kabul ediliyor.
Lübnan’daki Hizbullah lideri Nasrallah ise Seymour Hersh’e şunları söylüyor:
“Irak iç savaşın eşiğinde değil, içinde. Etnik ve mezhepsel temizlik var. Cinayet ve yer değiştirmelerin amacı mezhepsel ve etnik açıdan saflaşmış, üçe bölünmüş bir Irak… Bir, en çok iki yıl içinde tamamı Sünni, tamamı Şii ve tamamı Kürt bölgeler olacak
“Amerika, Lübnan ve Suriye’yi de bölmek istiyor. Suriye, Irak gibi, kaosa ve uluslararası çatışmalara sahne olacak. Lübnan’da bir Sünni, bir Alevi, bir Hıristiyan, bir Dürzi devlet olacak. Ama bir Şii devlet de olacak mı, bilmiyorum. İsrail’in geçen yaz Lübnan’ı bombalamasının amacının Şii bölgeleri tahrip ve Şiileri Lübnan’ı terk’e, Şiilerin çoğunlukta olduğu Suriye ve güney Irak’a kaçmaya zorlamak olduğundan kuşkulanıyorum.
“Bölünmeyle, İsrail’i «küçük sakin ülkeler»le kuşatılmış olacak. Sizi temin ederim, Suudi Arabistan bile bölünecek ve sorun Kuzey Afrika ülkelerine kadar uzanacak. Yani İsrail, birbiriyle anlaşan etnik ve itirafçı devletlere bölünmüş bölgenin en önemli ve en güçlü ülkesi olacak. Yeni Ortadoğu bu.”
Nasrallah’la en iyi nasıl başa çıkılacağı, gerçekten bir siyasi çözümün parçası olup olamayacağı konusunda Bush Yönetiminin içinde ve dışında keskin bir görüş ayrılığı var. Görevinden ayrılan CIA Başkanı John Negroponte, Hizbullah’ın İran’ın terörist stratejisinin merkezinde yattığını söylüyor. Kendisini veya İran’ı tehlikede görürse Amerikan çıkarlarına saldırabilir. Lübnan Hizbullah’ı kendisini Tahran’ın ortağı olarak görüyor.
2002’de Hizbullah’ı teröristlerin “A takımı” olarak gören zamanın Dışişleri Bakan Yardımcısı Richard Armitage ise, kendisiyle yapılan son bir röportajda, Nasrallah’ın, eğer isterse Lübnan içinde oynayabileceği bir siyasi rolle, siyasi bir güç olarak ortaya çıktığını, halkla ilişkiler ve politik oyun kuruculuk açısından Ortadoğu’nun en zeki adamı olduğunu, ama sadık bir muhalif olarak uygun bir rol beklentisinin kabulünü istediğini savunuyor.
Ateşli bir Hizbullah karşıtı olup, Hizbullah’ın İran destekli terörizmle olan bağlantısına sürekli dikkat çeken, uzun süre Lübnan’da CIA ajanı olarak bulunmuş Robert Bear da şimdi artık, “Sünnileri felaket bir savaşa hazırlamak durumundayız; Ayrıca Lübnan’daki Hıristiyanları koruyacak birilerine ihtiyacımız var. Bunu Fransızların ve Amerikanın yapmasına alışılmıştı. Oysa şimdi artık bu işi Nasrallah ve Şiiler yapacak. Ortadoğu’daki en önemli konu Nasrallah’ın sokak çocukluğundan liderliğe, teröristlikten devlet adamlığına yükselmesi. Bu yaz havlayan köpek Şii terörizmi. Tetiği çekebilirdi, ama yapmadı” diyor.
Aydın ve diplomatik çevreler Hizbullah’ın İran’la devam edegelen ilişkilerini kabul ediyor. Üzerinde görüş birliğine varılamayan nokta, Nasrallah’ın, Hizbullah’ın çıkarlarını İran çıkarlarına daha ne kadar feda edeceği.
***
Sadece Seymour Hersh değil. Yabancı basını izleyince gözlerinize inanamıyorsunuz
Patrick Cockburn’ün, İngiliz The Independent (7 Şubat 2007) gazetesindeki yazısının başlığı “Irak’taki direniş için İran’ı suçlamanın yararı yok.”
18 Şubat 2007 tarihli International Herald Tribune’de Michael Slackman yazıyor: “Amerika’nın Irak’ta yaşadığı sorunlar, İran’ın bölgesel kazanımlar edinmesine yaradı.”
Amerikalı yazar Chalmers Johnson’un, Metropolitan Books yayınevince 2006’nın son günlerinde yayınlanan kitabının adı “NEMESIS: The Last Days of the American Republic.” Yani, “Hak Edilmiş Ceza: Amerikan Cumhuriyetinin Son Günleri…”
Psikolog Andrew M. Lobaçevski’nin “Siyasi Poneroloji” adlı kitabı, geçen yılın sonlarında Kanada’da ikinci baskısını yaptı. Yazar Polonya’daki klinik çalışmaları sırasında, pek çok insanın “kötü” olarak nitelediği davranışlarla çeşitli hastalıklar arasında çok büyük bir bağlantı olduğunu saptamış; bu gözlemlerini anlatıyor kitabında.
“Sansürsüz Amerikan Tarihi: Okul Kitabınızda Anlatılmayanlar” adlı kitabın yazarı Amerikalı Carolyn Baker ise “Kötülük Bilimi ve Siyasi Amaçlarla Kullanılması” başlıklı kısa makalesinde Lobaçevski’nin tespitlerini, Amerikan yönetiminin savaş ve emperyalist yayılma politikalarına, kitlelerin günlük çıkarları uğruna bu politikaları sindirmesine uyarlamış.
“American Fascists: The Christian Right and the War on America.” Amerikan Faşistleri: Hıristiyan sağı ve Amerika Üzerinde Savaş…Amerikalı yazar Chris Hedges’in son kitabı. New York Times’ın eski Ortadoğu bürosu şefi, Harvard Üniversitesi İlahiyat Fakültesi master diploması sahibi Hedges, aynı zamanda bir Presbiteryan rahibin oğlu.
Yani kimsenin ona “dinsiz, Allahsız” demesi mümkün değil. Ama Hedges, son Bush döneminde, Amerika’da her alanda egemen olmak çabasında olan ve bu doğrultuda çok önemli bir mesfe kat eden Hıristiyan “şeriatçıları” “faşist” olarak niteliyor.
Bu size başka nereyi hatırlatıyor? “Türkiye”yi mi?.. Yetmez!.. 11 Eylül hadisesi dolayısıyla neredeyse bütün Müslümanlara düşman kesilen Bush’un niye Fetullah Gülen’i baş üstünde ağırladığını, Türkiye ziyareti sırasında Papa’nın niye hiç Tayyip’i üzecek şey söylemeyip yapmadığını, hepsinin temelinde de niye Nurslu Sai-it’in “Hıristiyanlar şehittir” dediğini, bundan hareketle ve buna karşılık, saflarında pek çok “sünnetsiz” Hıristiyan’ın bulunduğu PKK’nın öldürdüğü Türk askeri için “şehit değildir” “fetvasının” verildiğini de, “maalesef” Türkiye Cumhuriyeti başbakanının şehit ailelerinin tepkilerine niye “askerlik yan gelip yatma yeri değildir” karşılığını verdiğini de hatırlamak lazım.
Devam edelim.
“Amerika’ya Karşı Bush: Bush Galip.” Jarusalem Post yazarı Larry Derfner’in yazı başlığı (7 Şubat 2007).
Mike Whitney’in 6 Şubat tarihli yazısının başlığı “2007’nin Büyük Dolar Çöküşü.”
Asia Times’tan Jephraim P. Gundzik’in 6 Şubat tarihli yazısın başlığı, Whitney’in yazısından hareketle “ABD Dolarının Tabutuna Bir Çivi Daha.”
Reuters’in 6 şubat tarihli bir haberi: Connecticut bağımsız senatörü Joseph Lieberman, “savaş” giderlerinin karşılanması için “terörizm” vergisi önermiş!..
İsviçreli iktisatçı-borsa uzmanı Rolf Nef’in Global Research’de yayınlanan (15 Ocak 2007) yazısının başlığı “Roma’nın Yıkılışından Britanya İmparatorluğunun Yıkılışına: Çöken İmparatorluklar ve Paraları…” Nef, çok net bir tespit yapıyor: “İmparatorluklar yıkılırken önce paraları değer kaybetmeye başlıyor. Çökmekte olan imparatorlukların borçlarının arttığı da çok açık; çünkü çoğu örnekte, fiziki genişlemelerini borçla finanse ediyorlar…”
Rolf Nef, kuşkusuz ABD’ye de gönderme yapıyor. Chalmers Johnson, siyasi anlamda sözünü ettiği Amerikan Cumhuriyetinin “son günleri”, Nef’in kaleminden iktisadi boyutuyla resmediliyor.
Zirveyi ise, sosyo-ekonomik, sınıfsal ve siyasi yorumuyla Profesör James Petras yapmış. Yine Global Research’de yayınlanan yazısında (13 Ovak 2007) “Who Rules America – Amerika’yı Kim Yönetiyor?” diye soruyor Petras. Kısa ve net cevap: mali sermaye ve Siyonist Lobi. Ayrıntıda ise çok ciddi tespitler var.
Amerika’da 2004 yılında 25 milyar dolar olan yatırım bankacılığı gelirleri, 2006’da yüzde 34 artışla 38 milyar dolara yükselmiş (Financial Times, 13 Aralık 2006, s. 15).
Petras mali sermayenin büyümesi ve hakim hale gelmesinde karşılıklı ilişki halindeki iki sürecin etken olduğunu söylüyor: Sermaye ve karların üretken sektörden mali ve spekülatif sektöre transferi ve ülke dışındaki mali sermayenin, şu anda ABD gayrısafi milli hasılasının yüzde 80’i düzeyindeki dış varlıkların satın alma yoluyla transferi…
Mali sermayenin kökleri de üç tür yoğun sömürü içinde gömülü Petras’a göre: 1) emek sömürüsü, 2) reel sektör (imalat sektörü) karlarının sömürüsü, 3) devletçe uygulanan mali politikalar yoluyla…
Petras “Egemen Sınıf İçin Endişe Etmeye Başlayabilirsiniz” dediği “Emekçi ve Orta Sınıf Krizinin, sistemin ekonomi basınına “Sıradan Amerikalılar Büyümeden Niye Yararlanamadı?” (Financial Times, 2 Kasım 2006) gibi başlıklar attırdığına dikkat çekip, egemen mali sınıfın maaşları, karları, primleri, kira gelirleri arttıkça, emekçi ve orta sınıfın yaşam standartlarının da aynı oranda düştüğünü vurguluyor.
Emek sömürüsünün artışında mali sermayenin ne kadar etkin olduğunu bir göstergesi de, verimlilikle ücretler arasındaki muazzam dengesizlik. 2000-2005 arasında ABD ekonomisi yüzde 12 oranında büyümüş, ve üretimde verimlilik yüzde 17 artmış; buna karşılık saat ücretlerindeki artış oranı sadece yüzde 3. (Financial Times, 2 Kasım 2006) Kasım 2006’da yapılan bir kamuoyu yoklamasında, katılanların dörtte biri 6 yıl öncesine göre durumlarının daha kötü olduğunu veya daha iyi olmadığını söylemiş. (Financial Times, 3 Kasım 2006).
Finansal seçkinler ortalama işçinin 500 ila 1000 kat fazlasını elde ediyor. Blackstone adlı bir sermaye grubunun Yönetim Kurulu Başkanı milyarder Stephen Schwartzman “Wall Street’in çok yüksek ücretleri ile orta sınıf Amerikalıların hiç artmayan ücretleri arasındaki fark, ABD’nin «yeni » zenginlerine” karşı bir siyasi ve sosyal patlama riski yaratıyor” uyarısında bulunuyor. (Financial Times, 21 Aralık 2006.) Maliye Bakanı Hank Paulson, Merkez Bankası Başkanı Ben Bernanke de bu tespiti doğruluyor.
2005 yılında, kar, rant ve benzeri ücret-maaş dışı kaynakların milli gelire oranı yüzde 43 oldu. Amerika, gelir bölüşümündeki eşitsizlik bakımından gelişmiş kapitalist ülkelerin en kötüsü. Eşitsizliğin artışındaki hız ve kuşaklar arası hareketliliğin azlığı bakımından Batı Avrupa ülkelerinin tamamından çok daha kötü durumda. Ürkütücü ve katı sınıfsal eşitsizlikteki artış, mali sermayenin hakim olduğu bir ekonominin ne kadar dar bir sosyal tabana dayandığının, kuşaklar arası ilişkinin gelişememesinin ve giriş ücretlerinin çok yüksek olmasının da yansıması. Aynı şekilde mali sermayenin siyasi iktidar üzerindeki büyük etkisi de Avrupa ülkelerindekinden çok daha fazla. ABD, geliri sağlığa, sosyal güvenliğe eğitime öteki ülkelerden çok daha az yeniden bölüştürüyor.
Petras, buradan “mali sermayenin tutarlı bir iktisadi strateji geliştirememesi, Washington’un Ortadoğu Savaşlarıyla ilgili” diyerek işin siyasi yanına geçiyor. Ve diyor ki; Maliye Bakanı Paulson, bu stratejiyi, Siyonist lobinin baskısı yüzünden geliştiremedi. Baker’ın Irak Çalışma Grubunun hazırladığı Irak’tan asker çekilmesini öngören raporuna laf olsun diye bile destek veremedi. Hep, Goldman Sach, Stern, Lehman Brothers vb. gibi “Önce İsrail”ci grubun üst düzey yöneticilerini kızdırmaktan korktuğu için.
Ancak, bütün o yoğunlaşmış siyasi gücüne, muazzam zenginliğine, ülke ekonomisi üzerindeki olağanüstü yönlendirme yeteneğine rağmen Wall Street’in yani Amerikan mali sermayesinin ekonomik kırılganlıkları veya olası askeri-siyasi olayları kontrol etmesi veya bunlardan kaçınması mümkün değil.
E peki ne olacak bu mali sermayenin sonu? Petras Hocanın, zurnanın düt dediği yer sayılacak bu soruya cevabı son derece etkileyici, hatta ürpertici:
“Dünya piyasaları ve mali sermaye sınıfının akıbeti bakımından en önemli tehlikelerden birinin İsrail’in İran’a saldırması olduğu son derece açık. Böyle bir saldırı, savaşı Asya’ya ve İslam dünyasına yayar; enerji fiyatlarını bugüne kadar bilinmeyen düzeylerin üstüne çıkarır. Büyük bir durgunluğa ve mali piyasalarda çöküşe yol açar. Ama İsrail ve ABD arasındaki ilişkiler örneğinde olduğu gibi, Siyonist Lobinin borusu ötmekte ve Wall Street memurları kuzu kuzu uymakta. İsrail yanlısı Lobi, Irak Savaşının, Filistin, Somali ve Afganistan’a saldırılarak genişlemesini istiyor. Beyaz politikaları üzerinde etkili olabilecek ünlü merkez politikacıların çok önemli çabalarını etkisiz hale getirmeyi başardılar. James Baker, Jimmy Carter, ordunun eski komutanları, Siyonist ideologların saldırısına uğradı. Beyaz saray, bu ideologların etkisi altında, bir muhafazakar Siyonist düşünce kuruluşu olan Amerikan Enterprise Institute’un hazırladığı savaş stratejisini uygulamaya koyuyor. Bush, emperyal iktisat politikalarını yürütmek üzere Maliye Bakanlığına Paulson’u ve Wall Streetçileri getirmesine paralel olarak, Ortadoğu savaşlarını Afrika ve Latin Amerika’ya yaymak üzere de ne kadar savaş yanlısı varsa hepsini askeri ve sivil güvenlik görevlerine getirdi.
“Ancak Wall Street ve militaristler er veya geç kopacaklar. Genişleyen savaşların ilave giderleri, borç ödemelerindeki balonun devam etmesi, ödemeler dengesindeki büyük dengesizlikler, çok uluslu Amerikan şirketlerinin ana vatana gönderdikleri sermaye akışındaki yavaşlama, denizaşırı merkez bankalarının döviz rezervlerini çeşitlendirme çabaları bu kopuşu körükleyecek. Geniş kitleler için yaşam standardının sürekli gerilediği ve gelirin hiç artmadığı bir dönemde, zaten çok büyük olan ve sürekli artan eşitsizlikler, refah ve sermayenin alağanüstü merkezileşmesi, mali sermayeye bir iktisadi ve mali kriz halinde hek küçük bir siyasi sermaye ve güvenirlik bırakıyor.
“Amerikan hazine bonolarına sahip olan yabancıların 2001’de yüzde 33 olan oranı 2006’da yüzde 46’ya fırlamışken, Amerikan şirketlerinin beş yıl önce yüzde 23 olan dış borç oranı, bugün yüzde 30’a yükselmişse, hızlı bir satış paniği, Amerikan mali piyasalarını ve ekonomik sistemini de bütün dünyanınki ile birlikte tamamen istikrarsızlaştıracaktır. Eğer ABD-Siyonist militarizmi öldürücü amok koşusuna devam ederse, felaket denilecek sonuçlarıyla birlikte hızlı bir dolar satış furyasını kontrol etmek mümkün değildir; yaygın ve uzamış bir savaş hali oluşur.
“Mali sermayenin yükselişinin en zengin ve güçlü yararlanıcılarından bazılarının, kendi kendilerinin yok oluşunu finanse eden sınıfın insanları olmaları acı bir çelişki. Hakim sınıf finansörleriyle siyasi militaristler arasındaki balayı bir şekilde bitecek. Aksi yönlerde koşuyorlar. Birinciler sermayelerini dışarıya yatırırken, ikinciler dışarıdan aldıkları borcu içeride harcıyor.
“Şu an için herhangi bir çatışma belirtisi görünmüyor ortada. Ama, eğer İran’a karşı Beyaz Saray destekli bir İsrail nükleer saldırısı gerçekleşirse, askeri, mali ve İsrail yapımı her şeye karşı derin ve yaygın sosyal patlamalar oluşabilir.”
***
Evet. Bizim Hariciye Müdürünün, çuvallamaya karşı nota vermeye bile korktuğu o koskoca sanılan Amerika’nın hali pür melali bu.
Biz deriz ki:
1) Recepciğim kusura bakmasın. Kılavuzu karga olanın burnu b.ka dikilir. Amerika ve Bush önce kendisini kurtarsın. Sen ona güvenip Türkiye’yi cami, kendini de ona imam yapmaya kalkma. 2) Sevgili Türk milleti de, hele şu 18 Mart ortamında, şehitler gününde, dedelerini, Çanakkale’yi ve Mustafa Kemal’i hiç unutmasın.
Her imparatorluğun bir sonu vardır.
Kırkından sonra azanı teneşir paklarmış. ABD ile İsrail’in kırklarını aştıkları, en azından “kırdıkları cevizin kırkı aştığı” bir gerçek.
90 yıl önce İngiliz nasıl tepelendiyse, bugün de Amerika tepelenir. Sen yeter ki kendine inan, kendine güven!
(*)“SAVAŞ TOPTAN DA YUVARLAKTIR”, 28 Şubat-3 Mart 2003, Cumhuriyet.