ALİ TARTANOĞLU: AHLAKSIZ MİLLİ İRADE!..

Yazar Ali Tartanoğlu

Bir…

Yönetenler kural sevmez. Hukuk sevmez de diyebilirsiniz.

Oysa yönetilenler, hukuku sevmese bile ona muhtaçtır. “En kötü kural kuralsızlıktan iyidir” anlayışı yönetilenler içindir.

Çünkü en iyisinden en kötüsüne kural, yani hukuk, önünde sonunda o kuralı koyanı, yani egemeni, iktidar sahibini de bağlar. Bunun için, yani herhangi bir kuralla, hiçbir kuralla bağlanmak istemediği için de hiç kural, hiç hukuk olmasın yahut “ben ne diyorsam, ne istiyorsam, hukuk da o olsun” ister.

Buna karşılık yönetilenler de, en kötüsü dahi olsa, her türlü kuralın, yani hukukun, hiç kural istemeyen veya kendi istediği şeylerin, emirlerinin kural olmasını isteyen yöneticileri de bağladığını bildiği için kurala muhtaçtır, bu nedenle de sever. Sevmek zorundadır. İstese de istemese de!…

İki…

Demokrasi mücadelesi, bir tek kişinin keyfi iradesinin sınırlanması mücadelesinin tarihidir. İnsanlık tarihinin tümü bile diyebiliriz ama, hadi biz 1215 tarihli Magna Carta Libertatum’dan başlatalım. Bu, henüz oluşmaya başlamış olsa da İngiliz ticaret burjuvazisinin, egemen Londra Saray aristokrasisine, şato aristokrasisine başkaldırısının en belirgin ilk kilometre taşıdır. Acemi İngiliz burjuvazisi, bir tür muhtıra diyebileceğimiz bu bildiriyle, bu dilekçeyle, aristokrasiye köpeksiz köyün çobanı olmadığını, artık tek söz sahibi olmadığını hatırlatmıştır. “Ağır ol bakalım, Kandıralı!…” demiştir. Ve arkası gelir… Taaa bugüne kadar.

Önce parlamento, sonra hükümet, başbakan ve saire denilen kurumlar gelişmiştir ama, kurtulunmak istenen tek kişinin keyfiliği, bu defa getirilen yeni kurumlarla birlikte kurumlaşarak, bukalemun gibi şartlara uyarak devam edince yeni kurumlar aranmış, önce  yargı bulunmuş, yasama+yürütme+yargı şeklinde kuvvetler ayrılığı denen bir kurumsal yapıya gidilmiştir.

Amaç, devlet denilen teşkilat içinde yer verilen bu kurumların birbirini denetlemesidir. Biri, özellikle yürütme tabi, keyfiliği saparsa ötekilerin buna mani olmasını sağlamaktır. Teorik olarak, hatta pratik olarak da yasamanın, yani meclislerin yürütmeyi, yani hükümeti denetleme olanağı her zaman vardır. Soru önergesi verir, meclis araştırması önergesi verir, meclis soruşturması önergesi verir, hatta hatta gensoru önergesi verir.

Ne var ki, parlamenter sistemlerde (örn. Türkiye) hükümet başkanının, başkanlık sistemlerinde (örn. ABD) cumhurbaşkanının ve onların riyasetindeki hükumetlerin, parlamentoda en çok sandalyeye sahip partinin uygun gördüklerinden seçilmesi veya atanması teamülü karşısında yürütme organının yasama organınca denetlenmesinin hiçbir anlamı kalmamıştır. En son örneği kendi ülkemizden verelim. 20 Mart 2008 Perşembe günü TBMM, ana muhalefet partisi CHP’nin, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin son Irak operasyonunu, beklenmedik şekilde geri çekilmesini ve kusurlu bulduğu hükumet hakkında verdiği gensoru önergesini görüşmek üzere, hem de gizli olarak toplandı. Ve önerge iktidar çoğunluğunun oylarıyla reddedildi!…

İşte YARGI, bunun üzerine devreye sokulur. Madem yasama yürütmeyi, yani, meclis hükümeti denetleyemez hale gelmiştir!… Yasama ve yürütmeden bağımsız bir organ devreye girer!…

Üç…

Milli iradenin tamamı ahlaksız değildir. Bizim sözümüz “fesada uğramamış”, ahlaksızlaşmamış milli iradeyedir.

Anayasa, kuvvetler ayrımının üç unsurunu oluşturan yürütmenin de yargının da  “TÜRK MİLLETİ ADINA” yetki kullanacağını, görev yapacağına hükmeder.

Yürütmenin, yani hükumeten Türk Milleti adına hareket etmesini, ettiğini açıklamak kolay. Hükumet, bizim sistemimizde, yani parlamenter sistemde doğrudan meclis içinden çıkıyor. Meclisi de halk seçiyor. Halkın seçimi, tercihi de milli irade…

Peki YARGI niye, nasıl milli irade ile bağdaştırılıyor, nasıl Türk Milleti Adına karar vermiş sayılıyor?

Yargının uyguladığı hukuk kurallarının tamamını Meclis, yani yasama organı üretiyor.

Kanunları kim yapar?!!!…

Halkın seçtiği milletvekillerinden oluşan meclisin kabul ettiği yasaların da milli iradenin bir başka tecellisi sayılmasından daha doğal ne olabilir? Yargıç, savcı “benim canım böyle istedi” diyebilir mi?…

Öyleyse… Bütün bu açıklamalar ışığında, milli iradenin tecelli ettiği odaklardan biri alan YARGI’nın, yani halkın seçtiği milletvekillerinin çıkardığı yasalara göre hareket etmekten başka şansı olmayan YARGI’nın “benim canım böyle istedi” diyemediği, demesinin bile düşünülemeyeceği yerde; aynı halkın seçtiği milletvekillerinin, yani milli iradenin tecelli ettiği bir başka odağın “benim canım böyle istedi” demesi, kendini milli iradenin en üstün tecelligahı sayması mümkün mü?

Halkın seçtiği organ olarak, sen daha dün (x) kuralını çıkarmışsın; yargı da o kuralı uyguluyor. İşi o. Ama sen, yargı, senin koyduğun aynı kuralı uygulamaya devam ederken, birden bire “hayır ben koymuş olsam da sen o kuralı uygulama” dersen ne olur?

İşte Türkiye’nin bugünkü hali!…

Yürürlükteki 1982 anayasası, halk oylamasında, yani hiçbir vekil mükül aracılığı olmaksızın yüzde 92 oranıyla kabul görmüş bir milli irade… Daha sonra yapılan tüm değişikler de, halk oylamasıyla doğrudan doğruya olmasa da, halkın yetki verdiği vekilleri aracılığıyla dolaylı olarak gerçekleşmiş. Yani değişiklikler de milli irade.

Ne diyor bu kurallar?..

Anayasanın 68’inci maddesi (dördüncü fıkra), “siyasi partilerin tüzük ve eylemleri, … laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz” diyor… Bu da milli irade!

69’uncu maddesinin 5’inci fıkrası, “bir siyasi partinin tüzüğü ve programının (yukarıdaki) dördüncü fıkraya aykırı bulunması halinde kapatılmasına karar verilir” diyor. Bu da milli irade…

6’ıncı fıkrası “… dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Any. Mhk.ce tespit edilmesi halinde karar verilir” diyor. Bu da milli irade.

Üstelik henüz verilmiş bir karar bile yokken kıyametler kopuyor… Ayrıca kıyamet koparanlar, “AKEPE laik cumhuriyet ilkesine aykırı hareket etmemiştir. Bu fiillerin odağı haline gelmemiştir” demiyor. Yani “suç işlememiştir” demiyor

Ne diyor? “Yüzde 47 oy almış iktidar partisi kapatılamaz. Bu demokrasiye aykırıdır” diyor. Yani, “suç işlemiş olabilir. Ama sen ona bakma. Aldığı oya bak. Beni de seçen parlamentonun, yani yasamanın çıkardığı kuralı, yani MİLLİ İRADE’yi ciddiye alma” diyor. Yani tıpkı İslamcı terör eylemleri karşısında “Müslüman suç işlemez” dedikleri gibi…

Sekizinci fıkra, “Temelli kapatılan bir parti başka ad altında kurulamaz” diyor. Bu da milli irade…

Dokuzuncu fıkra “Bir siyasi partinin kapatılmasına beyan veya faaliyetleriyle sebep olan kurucuları dahil üyeleri, Anayasa Mahkemesi’nin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının Resmi Gazete’de gerekçeli olarak yayınlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka partinin kurucu üyesi, yöneticisi ve denetçisi olamaz” diyor. Bu da milli irade…

Anayasanın 84’üncü maddesinin son fıkrası “Partisinin temelli kapatılmasına beyan ve eylemleriyle sebep olduğu Anayasa Mahkemesi’nin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararında belirtilen milletvekilinin milletvekilliği, bu kararın Resmi Gazete’de yayımlandığı tarihte sona erer. TBMM başkanlığı bu kararın gereğini derhal yerine getirip Genel Kurul’a bilgi sunar.” diyor. Bu da milli irade…

Anayasa’nın 78’inci maddesi “Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliklerinde boşalma olması halinde ara seçime gidilir. Ara seçim, her seçim döneminde bir defa yapılır ve genel seçimden otuz ay geçmedikçe ara seçime gidilemez. ANCAK, boşalan üyeliklerin sayısının, üye tam sayısının yüzde beşi bulduğu hallerde, ara seçimlerin üç ay içinde yapılmasına karar verilir.” Bu da milli irade…

AKEPE ve onun Bentderesi-Yüksekkaldırım Zürafa Sokak Korosu ise efgan efgan çırpınıyor: Yüzde 47 oy almış bir iktidar partisine karşı dava açmak milli iradeye karşı dava açmaktır (var mı böyle bir hukuk kuralı? Yani “yüzde 47 oy alan iktidar partisi kapatılamaz” diyen bir milli irade var mı?… Bu ayrı konu!!..)… Parti kapatma yetkisini yargıdan alıp, bizim seçtiğimiz bir kurula verelim… Hukuk değil demokrasi… Madem öyle, ben de anayasayı değiştiririm…

Ne demek, tam dava açılmışken anayasa değiştirmek? Başbakan, Avrupa Birliği’nin Kopenhag Kriterleri’nin üstüne sürekli yeni kural getirilmesini, kabadayılık görüntülü acınası bir çaresizlikle “canım tam maçın ortasında penaltı kuralı mı değiştirilir” diye eleştiriyordu. Ne farkı var?..

DTP kapatılırken “efendim hepimiz hukuka güvenelim…”

AKEPE kapatılırken “efendim, demokrasinin karşısına hukuk konamaz!…”

Bunun Fransa kralının “devlet benim” demesinden ayrı yanı var mı?!… Fransa kralının demek istediği de “benim irademin karşısına başka kural çıkamaz” idi…

Aklı futbola erdiği kadar bu işlere de erse veya işine gelse farkı da anlayacak ama…

Tek kişinin veya bir zümrenin keyfi iradesini, yönetimini yıkma yönündeki bin yılık demokrasi mücadelesinin ne anlamı kalır o zaman?

Yönetmek, yani siyaset, önce tanrısal irade idi. Sonra tek kişinin keyfi iradesi oldu. Şimdi de tanrının, tek kişinin yerini parlamento çoğunluğu mu aldı? Az gittik uz gittik, bir arpa boyu yol mu gittik?

AKEPE’nin 350 sandalyesi, evet maalesef bir milli irade.

Ama Anayasa’nın kendisi de, yukarıdaki maddeleri de milli irade…

Ama AKEPE’nin 350 sandalyesinden oluşan hukuk ve milli iradeyi esas alanlar, aynı milli iradenin onayı ile yürürlüğe giren, aynı milli iradenin vekillerince değiştirilen Anayasa’yı hukuk ve milli irade saymıyor!.. 350 sandalye demokrasi, Anayasa maddesi faşizm!… Oysa ikisinin de kaynağı milli irade…

Sadece 350 sandalyenin milli irade sayılması bize göre “ahlaksızlık”tır. Çünkü ahlak, AKEPE’lilerin devekuşu misali iddia ettiği gibi sadece bir apış arası mesele değildir.

Ahlak, esas olarak beyinsel iffettir, beyinsel bekarettir, beyinsel dürüstlüktür.

Ve orospuluk da esas olarak, apış arasıyla cereyan eden değil, beyinle cereyan edendir. Apış arası orospuları, nihayet gariban emekçilerdir!…

Bu memleket, ne yazık ki, kafayı çekip sağa sola saldırırken, cam çerçeve indirirken yakalanıp durdurulan serserinin “demokrasi yok mu lan bu memlekette” diye naralandığı yer!

Ve serseri serseridir… Ha İstanbul-Beyoğlu’nda, ha Ankara-Ulus veya Maltepe’de, ha bakanlıklarda!..