AHMET SAY: DR. HİKMET KIVILCIMLI’NIN GÜNLÜK ANILARI

Yazar Ahmet Say (*)

Eser: Günlük Anılar (**)

Yazar: Dr. Hikmet Kıvılcımlı

“Şimdi üç ölüm cezası ile mahkum bulunuyorum:

1- Prostat Adeno Karsinom başlangıcı. Yetmişinde insan tabii idam hükmüdür. Ona bir diyeceğim yok. Ondan kaçamam.

2- Türkiye’de Sıkı Yönetim Mahkemesi: “Yılanın Başı”, “Azılı Komünist” olarak idam cezasıyla tevkifime karar verdi. Bunu da sosyal ve politik bakımdan “tabii” sayıyorum. Bundan kaçtım.

3- Nerede ve hangisi olduğunu bilmediğim bir “Türkiye Komünist Partisi”, beni bu sıra Parti’ den atmış. Bu moral “idam” kararını artık “tabii” bulamıyorum ve kaçamıyorum.

  1. ve 2. Ölüm cezaları olacağına varır. 3. Ölüm cezasına karşı hiç değilse burjuva mahkemelerindeki kadar savunma hakkımı kullanmazsam, bu savaş dünyasından giderayak, son görevimi yapmamış olurum.”

Dili: Türkçe, Temmuz 2008, 1. Baskı, 143 Sayfa, Boyutları: 14.5 cm x 21.5 cm, Kitap Kağıdı, Karton Kapak.

(*) Müzik eğitimcisi ve müzik yazarı. Çeşitli ödüller kazanan beş edebiyat eserinin konservatuarlar ile üniversitelerin müzik bölümlerinde temel eser olarak okutulan, müzik kitaplarının yazarı. Say Yayınları’nın sahibi. Ünlü Türk piyanisti ve bestecisi Fazıl Say’ın babası. AHMET SAY SİTESİ İÇİN TIKLAYIN)

“Günlük Anılar” (**)

1960’lı yılların başlarında (belki daha da öncesinde) Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın muayenehanesi, Cağaloğlu Meydanı’nda, Kapalıçarşı’ya giden yolun sağdaki hemen ilk binası olan üç katlı eski bir taş binanın girişindeydi. 1954’te gittiğim Almanya’dan yeni dönmüştüm. Ateşli bir genç sosyalist olarak önceki kuşağın deneyimli kadrolarıyla tanışmak istiyordum. O dönemde dünyada en uzun süre hapis yatanlar listesinin üst sıralarında yer alan (kendi deyişiyle 22 yıl zindanda yatırılmış) Dr. Hikmet’le tanışmak ve görüşlerini dinlemek için onun muayenehanesine gittim.

Bembeyaz olmuş gür saçlarıyla bu uzun boylu, gözlüklü, sırım gibi, gün görmüş dimdik insan, beni ilk anda etkilemişti. Sahip olduğu özgüven, yüzünün her hücresinde kendini gösteriyor, Dr. Hikmet benimle hoşgörülü bir tavırla ve kısık bir sesle orta hızda konuşuyordu. Benim dost ya da düşman olabileceğim konusunda umursamazdı. Bunu hissettikçe rahatlıyordum. Zaten o sormadan ben kimliğimi beş on cümlede özetlemiştim. Buradan yola çıkarak bana teoriyle ilgili birkaç soru sordu, ateş gibi cevaplayınca gülümsedi. Bütün bu yakınlıkların bende yarattığı rahatlık ve ona duyduğum bağlılıkla 1967 yılında yayınlamaya başladığımız haftalık “Türk Solu” dergisine yazı istemek üzere ona yine gittim. Tahmin ediyorum, bu yıllarda Dr. Hikmet’in 50 dolayında yazısını yayınladık dergide.

Bir kez de Ankara’ya geleceğini bildirmiş, birkaç gün önceden bize randevu vermişti. Mihri Belli, ben ve iki arkadaşımızla bu randevuya gittik. Türk Solu dergisinin “Milli Demokratik Dev­rim” stratejisini hayata geçirecek “Devrimciler güç birliği” sloganı bağlamında yazdığı yazılarla zaten bu stratejiye katılan Dr. Hikmet’le mutabakatımızı pekiştirdik. O akşam onun yanından ayrılırken sırtıma dostça iki kez vurdu, “İyi bir aydınsın, ama kendini zora koşma” diye dikkat çekici bir öğüt verdi. (Bu öğüde hep uydum, gözümün yemediği işlere yanaşmadım. Üstesinden gelebileceğim işlerde ise gözümü kırpmadım. Hapishane bana eğlence gibi geldi. Mamak Askeriye’de “hoş geldin dayağı” yedim diye sızlanmadım. Hakkımdaki bütün davalarda beraat ettiğim halde, tazminat davası açmaya tenezzül etmedim. Ulucanlar’daki Ankara Merkez Cezaevi’nde tanıdığım “Kocakurt’un serüvenleri üzerine aynı adlı epik romanımı yazdım. Giriştiğim her işin en iyisini yapmaya çalıştım. Çoğunu da başardım. Kendimle barışığım…

Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın “Günlük Anılar” adlı büyük boyutlardaki 400 sayfalık görkemli kitabı, ödünsüz bir kavrayışla Türkiye’ye özgü devrimci bir kavrayışın yanı sıra,”insanlık dramı”nın Türkiye planındaki dökümünü veriyor. Affedersiniz, kitabın başlığı bu kadar yalın değil: “Bütün Eserleri: 16” üst başlığını da taşıyor. “Vay be! Arı gibi çalışmış!” diyeceksiniz; evet, Dr. Hikmet kadar zamanını üretken geçiren insan yeryüzüne az gelmiştir. Görüşlerini ve bu kapsam­daki tarih tezini anlatmak için 40 kitap yazan bu devrimciye bugün, 1921 yılından 1971’e uzanan yarım yüzyıllık bir zaman dilimi içinde, Türkiye’deki sosyalist hareket ve örgütlenme tarihinin bilinmeyen yönlerini ilk elden böylesine ayrıntılarıyla veren bir kitabı yazdığı için teşekkür borçluyuz. Bu kitabın yazılışından sonra yaklaşık 40 yıl geçti, besbelli ki daha nice yıllar gelip geçe­cek ve ona hep başvurulacaktır.

Doktor’un “Günlük Anılar”ını okuyacak arkadaşlara birkaç sözüm var:

Bu koca kitabı okumak, başlangıçta benim de gözümü korkutmuştu. Ama öyle sürükleyici bir içerik ve anlatımla karşılaştım ki, merakım uyandıkça sayfaları yer gibi okumaya başladım. Bir serüven romanını okumaktan çok daha hızlıydı okuma temposu. Nedenini sorarsanız, Dr. Hikmet Kıvılcımlı “serüvenci” değil, “militan”dı. Serüven yaşamak için atılmıyordu hayata; tersine, hayatı değiştirmek için atılıyordu ileri! Yaşadığı olayları yalın ama coşkulu bir dille gözler önüne serdikçe, onun ne kadar dürüst, bilgili, içtenlikti, inançlı, deneyimli, yiğit bir militan olduğu anlaşılıyor. Ar­tık bu karakteri temsil eden bir filmin kahramanından yana olmak gibi bir duyguya kapılıyorsu­nuz okurken, ondan ötürü de severek çabucak çeviriyorsunuz sayfaları. Kendisine yapılan alçaklık­ları, üstüne sıçratılan çamurları boşa çıkarabilen bir insanla karşılaşmanın sevincini de ilikleriniz­de hissediyorsunuz.

Kendini “ileri insanlık”tan yana bilen herkes okumalıdır bu kitabı.

“Günlük Anılar”, (kitapta “Ayrım” olarak nitelenen) 9 bölümden oluşuyor. Kabaca bir hesapla 400 sayfalık bir bütün, 45’er sayfalık bölümler içinde veriliyor. Şu da var ki her bölüm (ayrım), birbirini izleyen yaklaşık 150 günde yazıldığı için, kendi içinde yeniden bölünüyor ve günlük anılar toplamı, değişen konular dolayısıyla sürekli tazelik kazanıyor. Sonuçta, içeriği barut fıçılarından oluşan beş aylık bir “günce” çıkıyor karşımıza. Söz konusu günce, 25 Nisan 1971 Pazar günü başlıyor, 2 Ekim 1971 Cumartesi günü sona eriyor. Özetle 5 aylık bir zaman diliminin baş döndü­rücü olayları, günceler yoluyla anlatılıyor. Bence “anlatı” değil bu okuduklarımız. Doktor Hikmet’in, karşısında oturan bir dosta verdiği öğütler, dersler niteliğinde ve kimi yerde tatlı, kimisinde trajik, kimisinde komik öğelerle bezeli günceler dizisi…

Ve hemen belirteyim: Kitabın kapağındaki resim, Sofya’da kaldığı otel odasından görünen kavaklar… (Kıvılcımlı’daki geniş ve derin kültürün kaç yönlü olduğunu görmenize yardımcı olur.)

Anlatılanlara dönelim. Doğrusunu isterseniz, yukarıda belirttiklerimle ve tarif ederek anlatılamaz Doktor’un anlatım özellikleri. Örneklemek gerek. Örneğin prostat kanseriyle boğuş­masını şöyle anlatıyor:

“… Yalnız o iki doğrultu dışında bir trajedim, gittikçe sona yaklaştığımı bağırıyor. Bir yıldır kanıyorum. 13 sondalı, bıçaklı müdahale geçirdim. Bunlardan 4’ü narkoz altında, 9’u uyutulma­dan tam işkence olarak geçti. ‘1. Şube bıraktı, prostat aldı işkenceyi’ diyorum, gülerek acı acı. De­mek bir alınyazısı olsa, benimki ömür boyu işkence yazılmış…” (Sayfa 11).

” (…) Hürriyet, açıkça “güçlerin dengesi”dir. Gücüm kadar hür olurum. Hürriyet, “gücü gü­cüne yetene” düzenidir. Sınıflı toplum tarihinin 7 bin yıldır sürmüş en aşağılık zorbalık kuralı, burjuva düzenince “Hürriyet” adlı bir sahtekârlık maskesiyle örtülmüş. “Eşitlik” masalının ise adı üstünde: “Kanun gözünde eşitlik” deniyor. Kanun ne? 35 milyon Türkiyeli’nin yerine, 5–10 bin lira maaşla derlenmiş 600 kişinin, aralarında 301 oyla kabul ettiği, edeceği her şey kanun!” (Sayfa 92).

Doktor Hikmet’in en zoruna giden olay, Sovyetler Birliği’nin güdümündeki TKP adı altındaki göstermelik örgütün kişiliksiz yöneticileri tarafından partiden atılmasıydı.

Yarım asırlık yiğit bir Türk devrimcisinin partiden atılması olayını Dr. Kıvılcımlı’dan alıntılamak istiyorum:

“1921’îerden 1971’e dek Türkiye’de hiç aralıksız Marksist-Leninist olarak teorik ve pratik savaş verdim. 50 yıldır Türkiye burjuvazisi beni ‘Azılı komünist’ diye boyuna kovuşturup mahkûm etti. 40 yıla yakın mahkûmiyet hükmünü ‘Komünistlik’ suçundan giydim. 22 yıl cezaevlerinde ‘Komünist’ diye yattım.

1971 Haziranı Sofya’da, -bana değil, yanımdakilere- benim Türkiye Komünist Partisi’nden atıldığım söylendi.

O güne dek, ‘Parti’ adına hiç kimse bana özel yaşantım veya ideolojim açısından en ufak bir eleştiride yahut bildirimde bulunmadı. Düşünce ve davranışlarıma karşı, yalnız ‘saygı’ gösterileri duydum.

O nedenle Sofya ve Berlin’den Moskova emriyle kovuldum.

Şimdi üç ölüm cezası ile mahkûm bulunuyorum:

1- Prostat Adeno Karsinom başlangıcı. Yetmişinde insan için tabii idam hükmüdür. Ona bir diyeceğim yok. Ondan kaçamam.

2- Türkiye’de Sıkı Yönetim Mahkemesi, ‘Yılanın başı’, ‘Azılı komünist’ olarak idam cezasıyla tevkifime karar verdi. Bunu da sosyal ve politik bakımdan ‘tabii’ sayıyorum. Bundan kaçtım.

3- Nerede ve hangisi olduğunu bilmediğim bir ‘Türkiye Komünist Partisi’, beni bu sırada Parti’den atmış. Bu moral ‘idam’ kararını artık ‘tabii’ bulamıyorum. Ve kaçamıyorum.

  1. ve 2. ölüm cezaları olacağına varır. 3. ölüm cezasına karşı hiç değilse burjuva mahkemelerindeki kadar savunma hakkımı kullanmazsam, bu savaş dünyasından giderayak, son görevimi yapmamış olurum. (Sayfa 251).

(…) 50 yıllık pratikte, hiçbir polis işkencesi ağzımdan ne bir örgütü, ne bir kişiyi suçlayacak tek söz almadı. (…) 50 yıldır sık sık çağrıldığım Türkiye dışına, 50 dakika dinlenmek için olsun gidemeyecek kertede ‘içerideki’ yükümlerimi bir an bırakamadığımı, sosyalist ahlakını sıfıra düşürmemiş hiç kimse inkâr edemez. Tartışılamaz gerçek bu iken, 50 yıl sonra kanser illetimin Türkiye’de tedavi olanağı bulunmadığı için, kavga arkadaşlarımın ısrarı ile ve kendi kanunlarını çiğne­yen militarist-faşist mahkeme, en haksız yere idam cezasını peşime düşürdüğü gün, dışarıya kaçar kaçmaz önüme sosyalist ülkelerde çıkarılan bu politik ‘idam’ cezası, hangi vicdanın ve iz’anın ürü­nü olabilir?” (Sayfa 253).

Cevabı açık: 1951 TKP yargılanmasından alnı açık çıkmadığı ve Türkiye’deki savaşımı gözü yemediği için Sovyetler Birliğı’ne sığınarak bu ülkenin sağladığı olanaklarla kurulan göstermelik TKP’nin sekreteri, o yıllarda “Yakup Demir” takma adını kullanan eski bir “TKP kaçkını”, dışa­rıdan gazel okumayı yeğleyen bir kolaycıydı.

Doktor Hikmet, Türkiye’nin orijinal toplum yapısından yola çıkan yaratıcı bir devrim strateji­si üretemeyen işte bu pörsük kişinin vicdanını ve iz’anını sergiliyor. Fazla söze gerek yok: Aradan kırk yıl geçti; bugün biz Kıvılcımlı’nın boyuna yeni basımları yapılan kitaplarını yer gibi okurken Yakup Demir’in ve onun yolundan giden “gazelci”lerin adını hatırlayan kalmadı.

Kıvılcımlı’nın partiden atılmasıyla ilgili yukarıdaki alıntılar, kitabın “Kim Suçlamış? / Parti Anılarım” başlıklı 8. bölümünde yer alıyor. Ancak, kitabın son baskısının ilk sayfalarında yer alan dikkat çekici “Yayınevi Notu”ndan anlaşıldığına göre, bu eserin başka yayınevleri tarafından daha önce yapılan 1978,1994 ve 1998 basımlarında 8. bölüme yer verilmemiş!..

Kitabın son bölümü yine ilginç: Doktor’un İstanbul 1. Sıkıyönetim Mahkemesi’ne gönderdiği iki mektup ve ayrıca dönemin SBKP sekreteri L. Brejnev’e yazdığı ders verici mektup da yer alıyor bu bölümde.

Doktor Hikmet Kıvılcımlı, birkaç ay sonra öldü. Ama şerefiyle öldü.

Kanser hastalığının en azgın, en son döneminde onu partiden atarak Bulgaristan ya da Sovyet­ler Birliği hastanelerinde tedavi olmasını engellemek için sınır dışı edenler, çok mu “şerefli” dav­ranmıştı?

Tarihin diyalektiğine bakın ki, SBKP ve onun uydusu olan onca kokuşmuş KP, çok geçmeden, göçtü ve ülkelerinin yeni düzen yapılanmasını emperyalizmin buyruğuna sundu.

Soru şudur: Acaba bu rejimler, Dr. Hikmet Kıvılcımlı gibi şerefiyle mi, yoksa insanlık ilkeleri­ne ihanetinden ötürü müstahak olduğu için mi göçtü?

(**)Günlük Anılar, (Bütün Eserleri 16). Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın ölümünden birkaç ay önce yazmaya başladığı günce ve anılar toplamı. Sosyal İnsan Yayınları, İstanbul, 2009.