ABDÜLLATİF ŞENER, İNGİLTERE KRALİÇESİ, MESUT YILMAZ, SARIGÜL, KARAYALÇIN…

Yazar Vatan Postası   

Abdüllatif Şener Londra’ya gidiyormuş… oradan Paris’e geçecekmiş…
Bir bölümünü aşağıya aldığımız bu yazının tamamını, yukardaki adresi tıklayarak Referans gazetesinden okumanızı tavsiye ederiz…


«… İşte böyle bir ortamda Şener bir yandan yeni bir parti ile “siyasete kesin dönüş yapacağı” sinyalini veriyor, diğer yandan “hazır akademik hayata yeniden başladım 19. yüzyıl Osmanlı Maliyesi’ne ilişkin arşiv kısmı eksik kalan çalışmamı tamamlamalıyım” diye düşünüyor.

Bu yüzden de İngiliz ve Fransız arşivlerinde 19. yüzyıl Osmanlı kamu maliyesine ilişkin belgeleri incelemek için bir süreliğine Londra ve Paris’e gitmeyi planlıyor.
Şener‘i epey zamandır tanırım.
Uzun bir aradan sonra yeniden karşılaşınca şunu fark ettim: Kısa süren akademik hayat siyasi enerjisini daha da artırmış.
Bir yıllık akademik yaşamına iki makale, bir bildiri ve iki ciltlik çalışma sığdırmış.
Bir anlamda içinde yanan siyaset ateşi akademik olarak da hızlanmasını sağlamış.
Osmanlı arşivlerini inceleyerek yıllar önce hazırladığı doktora tezi hâlâ bu konuda en önemli kaynak. Osmanlı’da İngilizlerin bastırmasıyla hazırlanan ilk kamu maliyesi belgelerine şimdi bir de İngiliz ve Fransız kaynakları açısından bakmak istiyor.
Böylece 19. yüzyılda borç batağına saplanan Osmanlı kamu maliyesinin Düyun-u Umumiye’ye doğru yani bir anlamda o dönemin IMF’sinin kontrolüne nasıl sürüklendiğini karşılaştırmalı olarak göstermiş olacak…»
24 Mayıs 2008 tarihli Referans’ta Eyüp Can’dan, Abdul Latif Şener’in Londra’ya gideceğini okuyunca, son günlerde Şener’in kimlerle 2’li, 3’lü, 4’lü gizli görüşmeler gerçekleştirmiş olabileceğini düşündük. Bir de aynı günlerde (İstanbul’un işgalinin yıldönümünde) İngiltere kraliçesi ile birlikte gelen “ilgili-bilgili” zevatın da kimlerle görüşmüş olabileceğini düşündük. Gerek Latif Şener’in gerekse Elizabet’in seçkin zevatının, görüştükleri ve görüşecekleri “seçilmişler”i; “iş bitiricilik”, “güvenilirlik”, “devlet tecrübesi ve arşivlerine sahiplik” özellikleri ağır basan eski-yeni siyasi liderlerdendir diye düşündük. Mesut Yılmaz gibi “sağ-liberal” kanat Avrupacılardan, Tansu Çiller gibi “son sosyalist devleti yıkıyoruz” diyenlere, güven tazeleyip Kopenhag kriterleri doğrultusunda partisine çeki-düzen veren İngiliz ödüllü “sol” liderlerden emperyalist güç merkezleri desteğinde “kurtuluş ve özgürlük” mücadelesi veren Kürt liderlere kadar. Yerel yönetici belediye başkanlarını da ihmal etmeyelim; İstanbul’un finans merkezi bir ilçenin belediye başkanı da mı bu “seçilmiş” görüşmeciler arasında? Ya İş-Koçbank’ın CHP’sinin genel başkanlığa aday adayı bile çıkaramayan muhalefeti…
Boğaza nazır kafa kafaya verip vermediklerini, saatlerce neler konuştuklarını hiç merak etmedik. Kullanılan ve yıpranan DP’nin ve liderlerinin, kullanılan ve yıpranan AP’nin ve liderlerinin, kullanılan ve yıpranan ANAP’ın ve liderlerinin akibeti malum. Şimdi kullanılmış ve yıpranmış AKP’nin ve liderlerinin, ve dahi Cumhurbaşkanı’nın önümüzdeki günlerde nasıl kızağa çekileceğinin provaları mı yapılıyor? Asıl efendiler bu yıpranmışlardan kurtularak nasıl kirli ellerini yıkayacaklarının hazırlıklarını mı yapıyorlar? İstanbul belediyesini Sarıgül’e, Ankara belediyesini Karayalçın’a devrederek ne kadar “çağdaş ve demokratik (hatta) sol” olduklarını kanıtladıktan sonra Amerika-Fransa-İsrail emperyalist ittifakının İngiltere-Almanya-Rusya emperyalist ittifakıyla tepişmesine ya da geçici koalisyonuna uygun yeni bir sömürge “hükümeti”ne mi hazırlanılıyor? İstanbul’u sarartarak, Ankara’yı karartarak, Diyarbakır destekli bir “turuncu devrim” mi planlanıyor? Olmazsa İran savaşı mı gündemde?
***
Şimdi Tuğrul arkadaşımızın gönderdiği bir fıkrayı, konuyla, dolaylı ilgisi olduğu için sizinle paylaşmak isteriz…
DERS GİBİ FIKRA: Hani bize Koyun dediler ya…
Ormanın birinde…
Aslanlar toplanmış.
‘Yahu’ demişler, ‘hesapta kralız, açlıktan öleceğiz birader…
Maymuna saldırsak, ağaca kaçıyor; fillere saldırsak, fazla büyük…
Ceylanlar hızlı, yetişemiyoruz; kuşa dalsak, uçuyor, ee balık yakalayacak halimiz de yok… N’aapsak?’
Bir tanesi ‘En iyisi, ÖKÜZLERE SALDIRALIM’ demiş, ‘iri yarı görünüyorlar ama ne pençeleri var, ne dişleri diş… Tam dişimize göre!’
Olur mu? Olur. Hücum!
Ama evdeki hesap çarşıya uymamış;
Öküz, öyle yabana atılacak hayvan değilmiş meğer…
Organize oluyorlar, topluca savunma yapıyorlar, püskürtüyorlarmış aslanları.
Aslanlar aç bilaç.
N’aapsak, n’aapsak?
‘Tilkiye danışalım’ demişler.
Tilki ‘kolay’ demiş, ‘beni, öküzlerin yaşadığı zengin otlakların prensi yapın, işinizi halledeyim…’
Kabul etmişler.
Tilki, elinde beyaz bayrakla öküzlere gitmiş, ‘saygıdeğer öküzler’ demiş, ‘aslında aslanlar uysaldır, sizi de çok seviyorlar… Ama şu aranızdaki SARI ÖKÜZ var ya, sarı öküz, İŞTE SORUN O…
Görünce tahrik oluyorlar, canları çekiyor, VERİN ŞU SARI ÖKÜZÜ, KURTULUN KARDEŞİM, HUZUR İÇİNDE YAŞAYIN!’
Öküz heyeti düşünmüş taşınmış,
‘BANA DOKUNMAYAN YILAN BİN YAŞASIN’ mantığıyla, verivermişler sarı öküzü…
Aslanlar da afiyetle yemiş.
Bir gün, iki gün…
Tilki gene gelmiş.
‘Bakın gördüğünüz gibi, saldırılar kesildi, mutlu mutlu yaşıyorsunuz’ demiş ve eklemiş: ‘Ama şu BENEKLİ ÖKÜZ var ya, benekli öküz, o burada olduğu sürece size rahat yüzü yok arkadaş, canları çekiyor, VERİN, KURTULUN!’
Öküz heyeti düşünmüş,
‘OTLAĞIN SELAMETİ İÇİN’ teslim etmiş benekli öküzü.
Üç gün, dört gün…
Tilki gene gelmiş.
KUYRUĞU UZUN OLANI…
BURNU BEYAZ OLANI…
TOMBUL OLANI…
Tek tek alıp, gitmiş. Otlak seyrelmiş. Aslanlar semirmiş. Bir gün… Tilki gelmemiş!
Gerek kalmamış çünkü.
Direkt Aslan gelmiş. ‘Hanginizi istiyorsam, canım hanginizi çekiyorsa, onu vereceksiniz, adamı hasta etmeyin’ demiş.
Otların arasında tir tir titreyen, tek tük kalmış öküzler, ‘KEŞKE SARI ÖKÜZÜ VERMESEYDİK’ demişler ama İŞ İŞTEN GEÇMİŞ.
***
İşte böyle arkadaşlar… Öküzlük böyle bir şeydir.